21 Şubat 2017 Salı

Yaşamın Gizemi



      Şubat ayına özgü soğuk, yağmurlu bir İstanbul akşamında İstiklal caddesine doğru inerken gözüm 277 yıllık bir yapı olan eski Taksim Maksemi (Tarihi Su Deposu) şimdilerdeTaksim Cumhuriyet Sanat Galerisinde gözüm bir sergiye takıldı. Anadolu’da kumaş parçalarının biraraya getirilerek işlevsel hale getirilmesini sağlayan “Parçalı Bohça” tekniği ile oluşturduğu eserlerle Türkiye’yi tüm dünyaya tanıtan Sanatçı Elisabeth Strub Madzar'ın  Hayat Ağacı Grubu ile birlikte, “Elden Ele Yadigâr” ismini verdiği bir sergiydi. 

Patchwork'u hep çok sevmişimdir. Nerede görsem ilgimi çeker. Hiç düşünmeden girdim. Sergilenen patchworklere harcanan sabrın, emeğin, sevginin dışında beni çok etkileyen bir olayla da karşılaştım. Duvarda asılı Elisabeth'in Gizem adını verdiği eserinin yanında bir de mektup vardı. Mektubu okuyunca duvarda asılı  Patchwork ile ruhumun derinliklerine işleyen bir ısı hissettim ve olayı sizlerle paylaşmak istedim.

Biraz araştırınca yolları ilginç bir şekilde kesişen güzel kalpli insanların hikayesine tanık oldum.
Hayat içinde ne inanılmaz gizemler taşıyor. Sır yaşamın ayrıntılarında gizli. Yeter ki güzel bakmasını görmesini okumasını bilelim...



Gerçek bir patchwork (yamalı bohça) ustasıydı Elizabeth. Eserleri her yerde sergileniyor, büyük beğeni kazanıyordu. Eşi, Fransız asıllı Türk vatandaşı Mirko ile uzun yıllardır mutlu bir evliliği vardı. Tek mutsuzlukları, bir süreden beri Mirko’nun kronik böbrek hastası olması ve yaşamını diyaliz aletine bağımlı olarak sürdürmek zorunda oluşuydu. 
Sonra bir gün, bir mucize oldu. Hiç beklemedikleri bir anda, hastaneden kendilerine uygun bir böbrek bulunduğu haberi geldi. Apar topar ameliyata alınan eşinin o uzun ameliyattan başarıyla çıkması için dua ederek beklerken, garip bir şekilde uykuya dalmıştı Elizabeth. 

Rüyasında, uzun saçları omuzlarından aşağıya dökülen, beyazlar giymiş çok güzel bir genç kız, elinde tuttuğu bir bezi gülümseyerek kendisine uzatmaktaydı. Bu bezin üzerinde, yıldızlar ve parlak renklerle işlenmiş ilginç bir motif vardı. Elizabeth’in yıllar önce başladığı ama bir türlü tamamlayamayıp rafa kaldırdığı bir çalışmasına çok benziyordu bu motif. Silkinerek uyandığında, sevinçle eşinin kurtulduğu haberini aldı. Bu garip rüyanın etkisindeydi hálá. O zaman merak etti, eşine nakledilen böbreğin kimden alındığını sordu. 

16 yaşında aniden gelen bir baş ağrısıyla, bir beyin anevrizması nedeniyle hayata gözlerini yuman, gencecik bir kızdı böbreğin sahibi. Aile, beyin ölümü gerçekleşen kızları için inanılmaz bir cesaret isteyen kararı almış, organ naklini kabul etmişti.

Elizabeth’in eşiyle birlikte üç kişiye hayat veren bu genç kızın adı Gizem Damla Tuğtekin idi. O anda, eşine yeniden yaşam umudu taşıyan genç kızın aynı gün yapılacak cenazesine katılmaya karar verdi. Hem onu, hem de ailesini yakından tanımak istiyordu. Cenazeye gittiğinde, yakasına takılan resimde ve tabutun üzerinde bulunan resimdeki genç kızı görünce, donup kaldı. Bu genç kız, o gece eşi ameliyattayken rüyasında gördüğü genç kızdı.

Üstelik daha sonra tanışıp, dost olduğu ve hálá da görüştüğü aileden aldığı bilgilere göre Gizem, kısa yaşamı boyunca sanatla ve müzikle haşır neşir, müthiş yetenekli, resim yapan, el becerisi olan, olağanüstü bir genç kızdı.

Bu akıl almaz olaydan çok fazla etkilenen Elizabeth, tozlu raflara kaldırdığı, yarım bıraktığı çalışmasını yeniden ele almaya karar verdi. "Gizem" adını verdiği bu güzel çalışmayı tamamlarken, genç kızın ruhunun yeryüzünden öte aleme geçişini sembolize eden motiflerin dışında, Müslümanlık ve Hıristiyanlığın ortak simgelerini de bir araya getirerek, bir anlamda dinler arası kardeşliği de ifade etmek istedi.

Çalışmasını büyük bir titizlikle ve büyük bir sevgiyle uzunca bir sürede tamamlayabilmişti ancak. Ve yine beklenmedik bir şey oldu: Panoyu tamamladığı, iğnesini ipliğini bir kenara bıraktığı gün, annesinin ölüm haberini aldı Elizabeth. Artık, eşine hayat veren kızın anısına "Gizem" adını verdiği bu eşsiz eserinde, ölümün ve yaşamın sırlarının da saklı olduğuna inanıyordu. Elizabeth, bu eserinde Gizem’in ruhunun temizliğini ve saflığını simgelerken, her iki dinin kabul ettiği 10 emir ve cennete ulaşmak için kat edilecek evreleri ifade etmek istemiş. Dinlerin aslında, insanları bütünleştirmek amacı taşıdığını da anlatmış.


Gizem Damla Tuğtekin, kısacık yaşamında, ardında çok büyük bir sevgi seli bıraktı. İki böbreği ve karaciğeri artık yaşam umudu kalmamış insanlara ömür kattı. Kalbi de nakledilecekti ama doktorlar ritim bozukluğu saptanan kalbinin nakledilmesini uygun görmediler. Annesi İlten Hanım "Yalnızca gözlerini vermeye kıyamadım" demişti. "Organları hiç değilse başka genç insanları kurtarsın istedik."

Bu örnek aile, çocuklarının organlarını bağışlamakla da yetinmediler. Lösemili Çocuklar Vakfı’na da 1999 senesinde 3 milyar liralık bir bağışta bulundular. Bu yüzden vakıftaki odalardan birine Gizem’in adı verildi.

Bu konudaki en güzel sözü belki de şu anda Gizem’in organlarından birini taşıyan 21 yaşındaki genç kız dile getirmiş: "Bu sanki doğanın acı bir kanunu. Birilerinin acıları üzerine mutluluk kurmak, insana çok zor geliyor. Birinin ölümü üzerinden yaşama bağlanmak... Bu da yaşamın bir cilvesi işte!"

www.hurriyet.com.tr/gizem-damla-tugtekin-in-ve-onun-hayat-verdigi-insanlarin-oykusu-3820799


13 Şubat 2017 Pazartesi

HASRET





Özleyip sarılamamak 
Hissedip dokunamamak 
Söyleyip konuşamamak 
Anlayıp inanamamak varmış kaderde...

DS

12 Şubat 2017 Pazar

Ağaçların Bayramı



Tüm insanlık için evrensel bir anlam taşıyan değerler vardır. Tarih boyunca doğanın dilini okumaya çalışan insanlar elde ettikleri bilgileri bir ritüel haline getirerek gelecek kuşaklara aktarmışlardır. İnsan doğası gereği iyiyi ve kötüyü içinde taşır. Zaman zaman ağırlıklı olarak hangi yönü ağır geldiyse insanlık tarihi de bu yönüne göre yazılır. O nedenle insanlık tarihini süregenliği dizgesinde inceleyerek atalarımızın bizlere bıraktığı mirası doğru okuyabilmeliyiz. Aksi taktirde insanın hem kendi gerçeğine hem de insanlik gerçeğine ulaşabilmesi çok uzun zaman alacaktır.

Tu Bişvat'ı Yahudiliğin bir bayramı olarak değil ağaçların bayramını insanlığın evrensel bir gerçeği olarak yaşayabilseydik keşke. İnsanları birbirinden ayıran, bölen, koparan her olguyu yok ederek bütünü algılamayı başarabilsek keşke.

Bu yazımda bahsetmek istediğim Yahudilikte kutlanan Tu Bişvat Bayramı. Aşağıda alıntı yaptığım yazı Nazlı Doenyas'ın yazısı.İnsana ait evrensel gerçekler bizden önce yeryüzünde yaşamış ve bize keşfettikler bilgileri kendi yöntemlerince aktarmaya çalışmış insanların söylediklerine bir kulak verebilmek. Hertürlü onyargıdan, dogmadan, izmden, kısacası insanı insandan ayıran olguları dışarıda bırakarak .
Bence bu günün anlamı ağaçların korunması, yenilerinin ekilmesi ve gelecek kuşaklara yemyeşil bir miras bırakılmasıdır. Bu anlam tüm insanlık için evrenseldir. hadi gelin bugün içimizdeki tüm sevgi, iyiniyet, içtenlik, sıcaklık, sevkat kısaca iyi olan ne varsa tüm o güzel duygularla bir fidan dikelim bahçemize. O fidan büyüsün cocuklarımıza torunlarımıza onların çocuklarına atalarımızın bize bıraktıklarını taşısın...

Sevgilerimle

 Bu bayramın ana mantığı, toprağın suya doyması, ağaçların artık topraktan su almayı bırakıp, kendi öz suları ile beslenmeye başlamalarıdır. Bunun tam olarak ne zaman olduğu konusunda Mişna bilginleri yüzyıllar boyu tartışmışlardır. Akdeniz bölgesinde, yağmur sezonu Sukot zamanı  (Tışri Ayı’nın 15’i ) başlar. Yağmurların toprağı ve ağacı suya doyurmaları yaklaşık olarak dört ay sürer 10Şubat (Şevat Ayı’nın 15’i) ise Tu Bişvat'tır. ve o zamandan sonra ağaçlar meyve vermeye hazır olur. Tu Bişvat, ağaçlar için yeni bir yıl başlangıcı olduğu için, sene dönümleri bu tarihe göre ayarlanır.

Tora’da söz edilmeyen bir bayram olan Tu Bişvat, sözlü Yahudi kanunlarının derlemesi olan Mişna’da karşımıza çıkar. Bu bayrama ait yapılması zorunlu olan yani yapılmazsa ‘günah’ sayılacak bir yükümlülük yoktur. Geleneklere ve yaygın uygulamaya göre, bu gün özellikle kutsal topraklarda yetişenler olmak üzere (buğday, arpa, üzüm, incir, nar, zeytin, hurma) ve yeni sezona ait çeşitli meyveler yenir, küçük kuruyemiş kesecikleri hazırlanıp çocuklara dağıtılır ve ağaç dikilir.

Tu Bişvat, tarımla ilgili birçok mitzvanın başlangıç tarihi olduğu için, geleneksel olarak bu günün anısına birçok meyve yenilir.

Fakat oluşmuş her geleneğin altında, bu geleneğin oluşmasına ve yerleşmesine yol açan sebepler vardır. Yüzyıllar boyu bilgeler Tora ile bayramlar ve gelenekler arasındaki bağlantıları incelemişler, farklı yorumlar getirmişlerdir. Tora öğretilerinin, yorumlanabildiği takdirde, her çağ ve zamana uygulanabilir nitelikte olduğunu görmüşlerdir. Tora, Tu Bişvat’tan bahsetmediği halde, birçok yerinde ağaç ile insanı karşılaştırmıştır. O zaman ‘ağaçların yılbaşı’nda, bu benzetmeyi, gelişme yolunda nasıl kullanabiliriz?

Tora: Ağaç = İnsan

Rabbi Shraga Simmons, Tora’nın, birçok yerinde insan ile ağacı karşılaştırdığını belirtir.

“Bir şehre, onu ele geçirmek için savaşmak üzere uzun bir süre kuşatma uyguladığında,(şehrin) ağacını, üzerine balta savurup yok etme.Ondan (meyve) yiyeceksin;(bu yüzden)onu kesme; zira insan (‘ın yaşamı) kırın ağacı(‘na bağımlı)dır (ve bu ağaç) senin önündeki kuşatmaya dahildir.(Devarim-20:19). Yani, “İnsan kırın ağacıdır”.

“Çünkü halkım ağaçlar gibi uzun yaşayacak...” (Yeşayau-65:22)

“Böylesi su kıyılarına dikilmiş ağaca benzer” (Yirmiyau-17:8)***

Neden böyle bir benzetme yapılmıştır?

Rabbi Simmons’a göre, bir ağacın, yaşamına devam edebilmesi için, dört elemente ihtiyacı vardır: toprak, su, hava ve ateş (güneş). İnsanın da, tıpkı ağaçlar gibi, hayatta kalabilmek için aynı temel elementlere ihtiyacı vardır.

Toprak

Bir ağacın, toprağa güçlü bir şekilde ekilmesi gerekir. Toprak, ağacın, besinini çektiği bir kaynak olmanın yanında, ağacın köklerinin gelişip yayılması için alan da temin eder. Aynısı insan için de geçerlidir. Talmud bunu şöyle dile getirir:

“Bilgisi, icraatinden fazla olan kişi, dalları köklerinden fazla olan ağaca benzer, kuvvetli bir rüzgar ağacı kökünden koparır ve devirir. Fakat icraatları bilgeliğinden fazla olan kişi, dalları az ancak kökleri güçlü olan bir ağaca benzer, en güçlü rüzgarlar onu yerinden bile kımıldatamaz.”(Avot 3:22)

İnsan, dıştan bakıldığında sanki başarılıymış gibi görünebilir, iyi bir iş, güzel bir ev, araba, vb. Ancak ait olduğu topluma ve tarihine sahip çıkmaz ve ona bağlı yaşamazsa, hayatta karşısına çıkan zorluklar karşısında dayanma gücü olmaz. Onu umutsuzluğa ve yıkıma götürebilecek eğilim ve hevesler karşısında savunmasız kalır. Güçlü bir rüzgarda aynen zayıf kökleri olan bir ağaç gibi altüst olur. Raşî’ye göre, öğrendiklerini uygulamayan kişinin Tanrı’ya olan bağlılığı da gevşektir ve her an kopabilir.

Eğer kişi, ekonomik durumu ve sosyal statüsüne bakmadan tarihine ve ait olduğu topluma bağlı olarak yaşıyorsa, en güçlü rüzgarlar bile onu sarsamaz. Uygulamanın ne kadar önemli olduğunu bilen ve her şeyin başında icraat olduğunu idrak eden kişi, manevi bir çıkmaza girmez ve böyle bir insanın manevi temelini yıkmak mümkün değildir.

Rabbi Simmons’a göre, insanın, geleneksel ve ahlaki değerlerin verildiği, aynı zamanda büyümesini ve gelişmesini destekleyen bir temele ihtiyacı vardır. Olumsuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, döneceğimiz ve orada tekrar canlılığımıza kavuşabileceğimiz emin bir sığınağa ihtiyacımız vardır. Cemaat (toprak), kişinin hatalarına rağmen kabul gördüğü, sevildiği ve desteklendiği sağlam bir sığınaktır.

Su

Yağmur suları toprak tarafından emilir ve köklerin Tanrı’nın mükemmel detaylarla yarattığı sisteminden geçerek gövde, dallar ve yapraklara taşınır. Su olmazsa, ağaç kurur ve ölür.

Rabbi Simmons, Kutsal Kitap’taki Tora-Su karşılaştırmasına dikkat çeker. Buna örnek olarak Moşe Peygamberin şu cümlesini açıklar (Devarim-32:2): “Yağmur gibi damlasın öğretim….Ve çimin üstünde yağmur damlaları gibi” Tora ve yağmur, göklerden yeryüzüne inerek susuzluğa ve kuraklığa derman olur. Tora Tanrı’dan aşağı akar ve her nesilde Yahudiler tarafından özümsenir. Tora insan ruhuna tad ve canlılık verir. Tora’ya bağlı olarak yaşanan bir hayat, bilgelik ve iyi davranışlarla tomurcuklanır.

İnsan susuz kaldığında kuruyup, kendinden geçip sonunda kendi babasını bile tanıyamıyacak duruma gelir. Ayni şekilde Torasız kalan insan da, Baba’sı Tanrı’yı bile tanıyamıyacak şekilde kendinden geçip yönünü şaşırabilir.

Hava

Bir ağacın yaşamak için havaya ihtiyacı vardır. Hava, ağacın solunumu için gerekli olan oksijeni ve fotosentez için gerekli olan karbondioksidi sağlar. Dengesiz bir atmosfer ağacın havasız kalıp ölmesine sebep olur.

“Tanrı, adamın burun deliklerine bir yaşam nefesi üfledi. İnsan böylece yaşayan bir canlı haline geldi” (Bereşit-2:7). Rabbi Simmons, İbranicede “Neşima-nefes” ile”Neşama-ruh” için kullanılan kelimenin aynı olduğuna dikkat çeker.

Bunu da, manevi hayat gücümüzün hava ve solunum yoluyla geldiği şeklinde yorumlar. Fiziksel bir maddeyi tat, dokunma ve görme duyularımızla algılarız. (İşitme bile ses dalgalarını algılamakla oluşur)

Duyuların en manevi olanı, varlığında en az fiziksel madde içeren, koku alma duyusudur. Talmud’un dediği gibi: “Koku, bedenin değil, ruhun yararlandığı bir şeydir” (Şabat çıkışı-Avdala’da ruhu rahatlatmak için güzel bir koku koklanması gibi). Bet Amikdaş’ta koklama duyusuna hitap eden Ketoret- tütsü sunusu, her gün iki kez yapılmasına rağmen, Bet Amikdaş’ın en kutsal yeri olan Kutsallar Kutsalı’nda sadece senede bir gün, Yom Kipur’da sunulurdu. Bu da, kokunun yüceliğinin, Tanrı huzurunda ayrı bir yeri olduğunu gösterir.

Talmud, Maşiah geleceği zaman, “koklayacak ve yargılayacak” der. Bunun anlamı da, karmaşık durumların ardındaki gerçeği belirlemek için ‘manevi duyarlılığını’ kullanacağıdır.

Ateş

Bir ağacın yaşamak için ateşe-güneş ışığına- da ihtiyacı vardır. Ağaç, sağlığı ve gelişimi için elzem olan fotosentezin gerçekleşebilmesi için gereken enerjiyi güneşten alır.

İnsanların da yaşamak için ateşe-sıcaklığa-ihtiyaçları vardır. Bu sıcaklık, arkadaşların ve cemaatin, toplumun sıcaklığıdır. Kişi; aile, arkadaş, komşu, ortak vb.den farklı enerjiler alır ve bunları kimliğe ve davranışlara dönüştürür.

Yahudilikteki temel görenekler ve törenler aileye ve cemaate, topluma dayalıdır. Bu görenek ve kutlamalar doğumdan başlar, ergenlik, evlilik, eğitim ve hatta ölüme kadar devam eder.

AĞAÇ BAYRAMINDA İNSANIN YERİ

Bu sene, 14 Şevat akşamı (19 Ocak Çarşamba akşamı) kutsal topraklarda yetişen meyveleri, Tanrı’ya onları yarattığı için şükretme berahalarını söyleyip yedikten sonra durup biraz düşünelim.

“İnsan kırın ağacıdır”(Devarim 20:19). Bizler toplumda nasıl bir ağacız?

Köklerimizle toprağa, toplumumuza, tarihimize, dönemsel heves ve eğilimlerle yıkılmayacak şekilde sıkı sıkıya bağlı mıyız?

Susuz kalıp kurumamak, yönümüzü şaşırmamak için, yaşamımızı devam ettirebilmek için gerekli suyumuzu, Tora’yı yeteri kadar alabiliyor muyuz?

Bilgimizi, Tora öğretilerimizi hareketlerimize, yaşantımıza da yansıtabiliyor muyuz, yoksa sadece kuralları ve felsefesini öğrenmekle mi yetiniyoruz?

Ruhumuzun nefes alabilmesi için gereken havayı, maneviyatı sağlayabiliyor muyuz? Sağlığımız ve gelişimimiz için gereken ateşi, sıcaklığı, ona yakın yaşayarak, ait olduğumuz toplumdan ve çevreden edinebiliyor muyuz?

Bunların üstünde biraz düşünerek, aslında birçok derin mesaj içeren Tu Bişvat Bayramı’nın en azından bu mesajlarının kalplerimizde ufak tohumlar ekmesini ve zamanla tomurcuklanıp meyve vermelerini sağlayabiliriz.

Tu Bişvat Kova Burcu

Şevat Ayı’nın burcu Aquarius-Kova’dır. Aramca’da Aquarius-Dli kova anlamına gelir ve işareti, kovadan su döken bir su taşıyıcısı şeklindedir. ‘Kova’, İsrail’in işaretidir, çünkü kovanın tek amacı, su çekmektir. ‘Su’, Tora’yı sembolize eder. “Ey susamış olanlar, sulara gelin” (Yeşayau-55:1) Yahudilerin yaratılış amacı, Tanrı’ya Tora yoluyla hizmet etmektir. Bu da, Tora bilgeliğini su çeker gibi çekip, ‘susamış’ insanlara ‘su-bilgelik’, maneviyat sağlamaktır. Yahudi astrolojisine göre, Şevat Ayı, kişinin, maneviyattan ne kadar uzak olursa olsun, Tanrı’ya yakınlaşabileceği, günah dolu geçmişinden koparak yenilenebileceği, arınabileceği bir aydır. Bu arınma da, ‘Su-Tora’ya dönüş ile gerçekleşecektir. Bu inanışın kökü Moşe Peygamber’in, son konuşmasına dayanır. Yahudi geleneklerine göre, Moşe, beş haftada açıklamasını tamamladığı son kitap, Devarim’i anlatmaya, Şevat Ayı’nın 1’inde başlamıştır. İnanışa göre, orada olan ve Moşe’yi dinleyen ortalama bir insan, Şevat Ayı’nın 15’inde (Tu Bişvat), kendindeki manevi gelişmeyi hissetmeye başlamıştır. Bu da Tu Bişvat’ın insanın gelişimi için ne kadar önemli bir tarih olduğunu doğrular.

Yine Yahudi astrolojisine göre,15 Şevat, Tanrı’nın yargı ile merhamet özelliklerinin birleştiği bir gündür. Tüm bitki alemi ile ‘meyve’ veren ağaçların da yılbaşı olan bu gün, Adem’in yasak olan Bilgi Ağacı’nın meyvesinden yeme günahının da düzeltileceği gün olarak ifade edilir.

20 Kasım 2016 Pazar

Felix Ziem“Işık Denizinde Bir Gezgin”

Şu sıralar en favori mekanım Pera müzesi. Ne zaman ayaklarım beni oraya götürse, kendimi ait olduğum yerde olduğumu, çıktığımda ruhumun boşluklarının bir nebze de olsa dolmuş ve rahatlamış olduğunu hissediyorum. O nedenle etkinliklerini instagram'dan da takip ediyorum.
Geçen gün yine instagramda dolaşırken rastladığım bir etkinlik beni ta içine çekti. Şöyle bir haber vardı.
Cazın "Altın Çağı"nda dansa davetlisiniz! İstanbullu quintet "Flapper Swing" bugün 20:00'da Pera Café'de! 
Açıkçası araştırınca en az ağaçtan kafasına elma düşünce yerçekimini keşfeden Newton kadar mutlu oldum.
Ancak caz rüyası 20.00 de başlayacaktı ve ben müzeye vardığımda Orta Avrupa Film festivali resepsiyonu devam ettiğinden cafeye giremedim. Yukarı çıkıp yeni gelen kolleksiyonlara göz atmak istedim.
Dördüncü katta Balkan Güncel Sanatı Üzerine Yeni Sergi: “Balkanlardan Gelen Soğuk Hava”sergisi vardı. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Romanya, Sırbistan ve Slovenya’dan farklı kuşaklardan çağdaş sanatçıların eserlerine yer veriyordu.
Sergi, Yugoslav asıllı rahmetli eşimden dolayı pek de yabancı olmadığım Balkan kültürü ve sanatının izlerini taşıdığından, hatırlamak beni çok heyecanlandırdı. Özellikle 30 dak. lık Slovakya'da okuyan genç bir Hollandalı öğrencinin criminal olmayan tamamen protesto amaçlı Slovakya National müzesinden 2 milyon dolarlık bir tabloyu çalma görseli beni sonsuz düşüncelere ve sanatın nerelere ulaşabileceğini farketmiş olmanın heyecanını yaşattı. Yine Beyaz isimli bir görselde Kosova'da yaşayan 90 yaşlarında bir kadının savaş yıllarına raslayan donemlerde kendini beyaz giysilere büründürerek yaşamını ne sekilde yonlendirdiğine ilişkin izlediklerim beni hayretler içinde bıraktı.


Pera müzesinin sergiyle ilgili basın açıklaması :
"Lübliyana Müzesi ve Galerileri iş birliğiyle düzenlenen sergi, bölgenin kaçınılmaz olarak akla gelen siyasi çağrışımları göz önünde bulundurulmaksızın, bir doğa olayı üzerinden biçimleniyor: Rüzgâr. Maja Bajević, Braco Dimitrijević, Vadim Fishkin, IRWIN, Laibach, Mladen Miljanović, Ivan Moudov, OHO, Dan Perjovschi, Mladen Stilinović, Ulay ve Sislej Xhafa gibi sanatçıların kendilerini çevreleyen sosyal, politik ve kültürel izlenimlerine yer veren sergi, videodan fotoğrafa, çizimden yerleştirmeye farklı mecralardan çarpıcı eserleri bir araya getiriyor. Böylece sergiyle, farklı nesillerden Balkan sanatçılar arasında yeni bir diyalog oluşturulması hedefleniyor

Lübliyana Müzesi ve Galerileri’nde sanat yönetmeni olarak çalışan Alenka Gregorič ile Ali Akay’ın küratörlüğünde düzenlenen serginin rüzgâr üzerinden kurulan teması aynı zamanda kışın gelişine işaret eden “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” söylemine gönderme yapıyor. Rüzgârı coğrafya ve sanatla ilişkilendiren Ali Akay, “Neden insan merkezli bir dünyaya bakalım da doğa merkezli bir insan–oluşa bakmayalım?” sorusunu gündeme getiriyor. İstanbul’un tarihsel ve kültürel alanlarda her dönem Balkanlar’ın etkisinde olduğunu hatırlatan Akay, Batı ile Doğu bloğu arasındaki bağların izini kaybetmeye başladığı günümüzde bu serginin anlam kazandığını vurguluyor. Sergi ile birlikte İstanbul kenti, zamanlar ve kültürlerin karşılaşmasına sahne olurken, bize Balkan geçmişimizi hatırlatacak bir düşünme alanı yaratıyor. Alenka Gregorič ise Balkanların tam olarak nerede başlayıp bittiğine dair bir uzlaşma olmadığını vurgulayarak, serginin bu yüzden Balkanlarla ilgili kalıplaşmış görüşleri desteklemek yerine, onun kendi tarihini, coğrafi konumunu ve her şeyden önce de en sadık biçimde hizmet ettiği sistemi, yani sanat sistemini sorguladığını belirtiyor. 


Bir alt kata indiğimde Félix Ziem'in Işık denizinde bir gezgin sergisi ile karşılaştım. Henüz hayattayken eserleri Louvre Müzesine kabul edilen ilk Fransız sanatçı Félix Ziem 19. yüzyılın özgün manzara ressamlarından. Küratörlüğünü Lucienne Del’Furia ve Frédéric Hitzel’in üstlendiği sergide


Ziem’in yağlıboya tabloları ile Kırım Savaşı döneminde İstanbul’da gerçekleştirdiği desen çalışmaları var. Tabloları denize aşık bir ressamın fırçasından günümüze aktarılanlar, Babasının Doğulu oluşu O'nu Doğunun deniz olan şehirlerine yolculuğa itiyor.



1856 Temmuzundan Eylül ayına kadar Pera bölgesindeki tepelerde yaşamış. Fransa'ya döndüğünde günlüğüne;
“Ah ah! Gördüğüm şeyleri nasıl anlatabilirim ki. Doğu bütünüyle gözlerimin önüne serilmişti. Gören ve derinden etkilenen kişi asla unutmaz. Onca zamandır aradığım şeyi, bana resmi ve sanatı candan sevdiren sevimli doğayı buldum sanırım!” diye yazmış.




Felix Zeim sayesinde 19. yüzyılın İstanbul ve Venedik gibi şehirlerine onun gözlerinden bakma şansına sahip olabildim

.

Benim için bir zaman yolculuğu gibiydi. 10 sene önce gittiğim Venedik'in San Marco meydanında bu defa 1850 lerde dolaştım. Çok sevdiğim İstanbul'un yine o dönemlerinden bugüne köprü kuran şanatçının eserleriyle gezindim durdum.
  Ve nihayet Flapper Swingle tanışma zamanı gelip çatmıştı. Heyecanla sahne kenarında küçücük bir alana kendimi sığdırarak elimde şarabım kendimi bu muhteşem müzik gurubunun yaptığı müziğin inanılmaz büyüsüne kaptırdım.

Sabah kalktığımda gözlerimi daha bir mutlu ve umutlu açtım yeni güne. Ruhum bir gün önce maviye tutkun bir tarla kuşunun özgürlüğünü tatmıştı çünkü. İşte bu sanat'ın büyüsüydü...































16 Ekim 2016 Pazar

Flörtöz Saksılar Katherine Behar Veri Girişi 2


video

Yine Katherine Behar'ın Pera Müzsinde sergilenen Veri Girişi -Data Entry adlı sergisindeyiz. Saksıya yerleştirilmiş kauçuk ağaları taşıyan bir çift robotik vakumlu Roomba Rumba doğal ve yapay, biyolojik ve makine yapımı sahne arkası ve performatik sunum arasındaki dayanışma konusuna vurgu yapıyor. Roombaların algoritmik hareketleri, kareogratif ve karizmatik hareketleriyle canli flörtöz ve sosyal varliklar olduklari izlenimi yaratiyor. Onların yapraksı dansına Frank Sinatra'nin High Hopes şarkısının arka fonda çaldığı bir karaoke müzik eşlik ediyor. Şarkının kahramanı olan İhtiyar Küçük Karınca, bir kauçuk ağacını taşımak için heveslenip çok çalışan ve zorlukları aşan bir işçi sembolizmasını betimliyor. Burada karınca daha mükemmel bir işçi, bir makine rolünü oynamakta.

Sarkinin sozleri ilginc. "Kahramani Little Old Ant" adli bir karinca. Kaucuk agacini yerinden kaldiracak kadar guclu goruyor kendini.

Bir daha çenen yerde bulunduğunda
Öğrenecek çok şey var, etrafına bak...

Nedir şu ihtiyar küçük karıncaya
Şu kauçuk ağacını yerinden oynatabileceğini düşündüren
Herkes bilir ki bir karınca,
Kauçuk ağacını kımıldatamaz
Ama büyük umutları vardır, büyük umutları
Kat kat elmalı turtası ve gökyüzünde umutları
Mutsuz hissettiğin her an
Boşvermek yerine
o karıncayı hatırla
al, bir kauçuk ağacı daha
Sorunlar olduğunda ve sırtını duvara verince,
Öğrenecek çok şey var,
O duvar yıkılabilir,

Bir zamanlar yaşlı ve şapşal bir koç varmış,
ve barajı delebileceğini sanırmış,
Kimse onu kovamamış
Israrla delmeye devam etmiş,
Ama büyük umutları varmış,
kat kat elmalı turta ve gökyüzünde umutlari
Tüm problemler bir oyuncak balon
Yakında patlatılacak
Patlatılmak kaderlerinde var,
Ah İşte bir problem daha yok oldu...


Çirkin Parçalar Katherina Behar Veri Girişi 1




Oğuz Atay'ın "Tabiat sırlarını bakmasını bilene verirmiş" sözü üzerine düşünülecek ve ilave edilecek o kadar çok olgu var ki. Doğa yasaları insan bilincinden istencinden bağımsız, zorunlu, nesnel ve nedensel bütünlük oluşturarak birbirlerinden koparılmaz bir bütünlük içerisinde ola gelirler ve insan zekası tarafından keşfedilmeyi beklerler. Bunu başarabilmek için ise insan sanatı, bilimi bir araç olarak kullanır.

Pera Müzesi geçtiğimiz günlerde bir sergiye ev sahipliği yaptı. Katherine Behar'ın Veri Girişi –Data Entry- başlığını taşıyor. Veri Girişi, Behar’ın 2008 yılında Matter Over Mind yazısında sorduğu “Dünyamızı gelişmiş teknolojilerle paylaşmak ne anlama geliyor?” teması üzerine oluşmuş bir sergi. Oldukça etkilendim. Sanat'ın bilimle kol kola girerek insan zekasına datalar göndermeye başladığı süreci büyük bir hayranlıkla seyretmekteyim. Zihnimde oluşan farkındalığın, duvarları yıkan aydınlığını ise büyük bir hayranlıkla izlerken merakımın sınırları beni daha çok izlemeye daha çok anlamaya sevk ediyor.

Yukarıdaki fotoğraf sergide "Çirkin Parçalar Bile" adını taşıyor. Sanatçının oluşturduğu çıkardığı rahatsızlık verici bir gürültüyle çalışan mekanizma her anımızın kayıt altına alındığı çağımızı anlatmak üzere verilerimizi küçük plakalara işlemekle meşguldü.İşlediği plakalar şeffaf bir plastik madde olarak işleniyor ve verilerin alınmasında düzeneği ışıklarıyla hareketli hale getiren mauselerin şeklini alarak şeffaf plakalara dönüşüyorlardı. Mekanizmanın hemen yanında üst üste birikmiş geçmiş şeffaf veri plakaları atık şeklinde üstüste yığılı durmaktaydı. Verilerin şeffaf plastikler şeklinde betimlemesi beni oldukça düşündürdü. Ortaya çıkan ürünün çirkin ama şeffaf oluşu saflığı, sadeliği şeffaflığı yansıtıyor gibi geldi bana. Atıklar şeffafsa o halde nerede kirleniyorduk?

Bu saf atıkları dijital sistem aracılığıyla kayıt altına alarak çıkarları doğrultusunda okuyanlar mı kirletiyor? Katherina Behar u sorguma şu cümlesiyle cevap veriyor.

“Kullanıcı/araç esareti dinamiğinde boy gösteren bu çirkin parçalardan biri, nefretimizin bir sınıfsal önyargı kalıntısını maskeliyor olma ihtimalidir. Dijital araçlar küresel kapitalist üretimin cansız, sendikasız, sömürülen işçi sınıfı değil midir?”

"Yanlış mühendislik adımları, tasarım gafları, arterleri tıkar,koridorları kirletir, ticari arzu devrelerini sıkıştırır. Bu kadar büyüyen bir çöp kültürün dijital süprüntülerini küçümsemek kolaydır. Fakat kendimizi yarattığımız ve nefret ettiğimiz ürünlerin içinde düşününce, insani sınırlarımızın üstesinden gelmek için yeni teknolojiler yaratarak ve onların kaçınılmaz eksikliklerine bağlı olarak donanımımızı güçlendirir, karşılıklı bir etkile(n)me döngüsüne gireriz. Dolayısıyla şöyle sormalıyız "Kendimizi parça parça teknolojiye kodlarken "çirkin parçalar" ın başına ne gelir? Onlar da kalanlar gibi çoğalır mı?

Kullanıcı/araç esareti dinamiğinde boy gösteren bu çirkin parçalardan biri, nefretimizin bir sınıfsal önyargı kalıntısını maskeliyor olma ihtimalidir.Dijital araçlar global kapitalist üretimin cansız, sendikasız, sömürülen işçi sınıfı değil midir? Her hafta hiç şikayet etmeden 7/24 çalışmaya programlanan günümüz yazılım ve donanım orduları, modernist "robotik" ekmek rüyasını gerçekleştirmiyor mu? Başka bir dünyada yoldaş bir tür olarak görebileceğimiz makinelerin eskime sürati, onlara karşı kayıtsızlığımızı apaçık ortaya koyuyor. Bize köle olmalarını kabul etmeye hevesli olsak da onları daha hızlı, daha güçlü, daha yeni modeller için hemen gözden çıkarıyoruz. Köleliği ve onun kitlesel ucuz emeğini nesneler dünyasına dek genişletebildik mi?

Eğer ticari döngülerin eşi görülmemiş hızlanışını yaşıyor olmasaydık bu sorular yalnızca bilim-kurgu türünü ilgilendirirdi. Bu hızlanma üretim ve tüketimi iç içe geçirmekle veya çalışma ile boş zamanı ayırt edilemez hale getirmekle kalmıyor, bugün artık üreten ile ürün arasındaki kesin ayrımları da ortada kaldırıyor."Benlik" bir medya ürünü olduğunda ve medya olarak tüketildiğinde medya olarak benliklerimizin de dijital profileme, takip edilme ve etiketleme gibi yollarla sömürmeye ne kadar elverişli hale geldiğini görebiliyoruz. biz de medyaya dönüştüğümüzde, tüketici teknolojilerini umursamayı telkin eden buyruk kulağa sadece biraz komik geliyor."

10 Haziran 2016 Cuma

Neden bu kadar kasalım ki?





Aşağıda yazılanları okuyunca yorum eklemeden bloguma almak istedim. Benim gibi sizin de bloğunuzu farklı bir bakış açısından değerlendirme fırsatı sunduğu için merak edeceğinizi düşündüm. Benim bloguma gelince bir nevi günlük tutar gibi hiç kimseye beğendirme kaygısı taşımadan kendim için yazıyorum bu bloğu. Önceden tasarlayıp bir takım plan program dahilinde ya da mentorluk yada koçluk alarak yapmaktan hiçbir zaman hoşlanmadım. Yapılan her işin özde ve natural olanı beğeniliyorsa o iş başarılıdır benim gözümde, GDO eklenerek yazılmış yada yapılmış hiç bir iş başarılı değildir demiyorum,Ancak reytinglere bakıldığında mutlaka başarılı olarak adlandırılan yada aldığı reklam sayısı kadar başarılı olma fikri beni irrite ediyor. Hele hele bu amaçla amatörce blog yazanların diğerlerini rakip gibi görmeleri bunu bir hırsa dönüştürmelleri bahsettiğim.Benim ilkelerim doğrultusunda eğer okunan bloğunuzda anlattıklarınız okuyucu çekiyorsa bu doğal olmalı, yazdığınız blogun başarılı olma kriteri için. Tabii ki farklı bloglar okuyup güzel olan kısımları kendinize özgü olacak şekilde blogunuza almayı yine dogru buluyorum.
Anlatmaya çalıştığım, bu anlayış hayatın her alanına o kadar sindi ki, değer anlayışlarımızı, başarı, hatta sevgi paylaşma saygı kriterlerini değiştirdi. Bilmem anlatabildim mi?
Şimdi sizin yorumunuza bırakıyorum. 

Bloglama Konusunda Sıklıkla Yapılan Hatalar


Tam yazmaya başlayacaksınız, ama konuya nereden gireceğinizi bir türlü bulamıyorsunuz. Elinizi klavyenin tuşları üzerinde gezdiriyor, yoğunlaşmaya çalışıyor, tam oldu bu iş diye düşünürken bulduğunuz sihirli kelimeyi unuttuğunuzu fark ediyorsunuz. Sonra aniden gelen ilham ve istekle yazmaya başlıyor, yüzlerce kelime yazdıktan sonra bir bakıyorsunuz ki anlatmak istediğiniz konu dışında başka her şeyden bahsetmişsiniz. Doğal olarak başa dönüyor ve hoop! sil baştan yazmaya çalışıyorsunuz. Sizce neden bahsediyor olabilirim? Günümüzün en popüler alanlarından biri desem? Kimilerinin para kazanmak amacıyla bu yola çıktığı, kimilerininse sadece hobi amaçlı yaptığı bir iş desem? Tamam tamam, söylüyorum. Bahsettiğim konu bloglama! Yani aynı zamanda zamanımızın internet üzerinden yapılan en kazançlı işlerinden biri! Sonuçta; bloglar insanlarla iletişim kurmak, fikir paylaşmak, ürün ya da hizmet pazarlamak için etkili araçlar. Bloglama yapabilecek yeterliliğe sahip olanlar da bu etkili araçlardan faydalanmayı kesinlikle biliyorlar.

Sonuçta, amacınız ne olursa olsun bloglama hususunda dikkat etmeniz gereken bazı noktalar var. Daha doğrusu, bloglama alanında başarılı olmak için bazı hatalara dikkat etmeniz lazım diyeyim. Çünkü pek çok blog yazarının başarısızlığa sürüklenmesindeki temel nedenler neredeyse çoğunun yaptığı aynı hatalardır. İşte bu nedenle siz başkalarının tecrübelerinden faydalanmayı bilmeli ve daha önce defalarca düşülmüş tuzaklara düşmemek için adımlarınızı doğru atmalısınız. Tabii, eğer bu alanda gerçekten başarılı olmayı ve ilerlemeyi istiyorsanız. Peki, nedir dikkat etmeniz gereken hatalar? İşte onları da aşağıdaki başlıklarda bulacaksınız. Bakın bakalım, sayısız blog yazarının başarısına engel olan en sık yapılan hatalar nelermiş?Peki, ya siz kelime anlamı olarak; blog sitesine yazı yazmak, yani blog yazarlığı yapmak olan bloglama hakkında ne düşünüyorsunuz? Daha önce kendinize bir blog açmayı hiç düşündünüz mü? Ya da takip ettiğiniz başarılı blog siteleri var mı? Veya internetten para kazanmak denildiğinde akla ilk gelen yöntemlerden biri olan bloglamayı belki de şu an kullanmaya çalışıyorsunuz. Belki aylar öncesinde açtığınız bir blogunuz var, ama henüz istediğiniz kazancı elde edemediniz. Gelen ufak tefek reklam teklifleri haricinde bu işin bir hayrını göremediniz. Aslında içeriği ve teması bakımından gayet başarı olduğunu düşündüğünüz, tekil ziyaretçi sayısının da ortalamanın üzerinde olduğu blogunuzdan neden istediğinizi hala alamadığınızı merak ediyorsunuz. Belki de daha önce bu işi yapmayı düşünmüş, ama sabırsız davrandığınız için blog yazmaktan vazgeçmişsinizdir. Dönün tersine, sadece merak ettiğiniz için acemi bir blogger olarak bu yola çıkmış; ama zamanla bu işin tam da size göre olduğunu anlamış da olabilirsiniz.

Uzun Vadeli Düşünememek!

Uzun Vadeli Düşünememek!Bloglama konusunda sıklıkla yapılan hatalardan bir tanesi budur. Çoğu blogger gündemde olan konulara odaklandığı için nitelikli ve kalıcı okuyucu kazanamaz. Bu nedenle de sadece kısa vadede başarılı olabilir. Anlık olarak çok fazla kullanıcı çekebilecek, ama uzun vadede okuyucu sayısını arttırmayacak bu hata yüzünden de hedeflenen başarı elde edilemez. Yani başarılı bir blog yazarı olmak istiyorsanız; içeriğiniz sadece popüler konularla sınırlandırmamalı, yayınlandıktan aylar sonra bile okunabilecek nitelikte içerikler üretmeye çalışmalısınız. Çünkü blogunuzun popüler konularla dolu olması, asla ama asla bir başarı ölçütü olmayacaktır.

Kopya İçerik Üretmek!

Kopya İçerik Üretmek!Tamam, içeriklerinizin konusunu belirlerken elbette başkalarının yazdıklarına bakabilir, onlardan esinlenebilirsiniz. Ama bu işin ucunu kaçırdığınız zaman, özgünlükten uzaklaşır ve başarısızlığa sürüklenirsiniz. Çünkü konularınız tükendiği zaman adımlarınızı başkalarına göre atmak durumunda kalır ve gündemde olan konulara yönelirsiniz. Böylece yapabileceğiniz en büyük hatalardan birini yapmış olursunuz. Sonuçta bu konuda yeterince bilinçli olmayan ve bloğunu bir an önce içerikle doldurmak isteyen pek çok blogger işte bu hatayı yapmaktadır. Yani ya kopya içerik kullanmakta ya da daha önceden yazılmış yazılar üzerinde birkaç küçük değişiklik yaparak kalitesiz içerik üretmektedir. İşte siz bu hataya düşmemeli ve içeriklerinizin hem kaliteli hem de özgün olmasına dikkat etmelisiniz. Nitekim bloglama konusunda başarıya ancak bu şekilde ulaşabilirsiniz.

Rakamlara Takılıp Kalmak!

Rakamlara Takılıp Kalmak!Bloglama hususunda yapılan hatalardan bir diğeri de rakamlara takılıp kalmaktır. Tekil ziyaretçi sayısına, üye yorumlarına, üye sayılarına ve ziyaretçi sayılarındaki artış azalışlara göre hareket eden yazarlar bu noktada da hataya düşmektedir. Yüksek rakamlar karşısında sevinen, azalmalar karşısında ise üzülen blog yazarları bu şekilde ya kendilerini demotive eder ya da gereksiz yere zafer çığlıkları atar. Çünkü başarıyı sadece rakamlara göre belirleyemezsiniz. Bir gün bakarsınız sayfanızda 3000 kişi var diğer gün bir bakarsınız 300 kişi bile yok. Bu nedenle; değişkenlik göstermesi gayet normal olan rakamlara takılıp kalmaktan vazgeçmeli, bunun yerine sizi sürekli takip eden okuyucularınıza yoğunlaşmalısınız.

Okuyucunun Niteliğine Göre Değil Niceliğine Göre Hareket Etmek!

Okuyucunun Niteliğine Göre Değil Niceliğine Göre Hareket Etmek!Hani hep derler ya, başarı için nitelikli okuyucu kazanmalısınız diye. İşte bu söz kesinlikle doğrudur. Bir blog sitesi açtıktan sonra düşünmeniz gereken ilk konu nasıl nitelikli okuyucu kazanacağınızı bilmek olmalıdır. Sonuçta gün içinde açıp kapattığımız o kadar çok sayfa, o kadar çok site var ki! Emin olun sizin blogunuz da tekil ziyaretçilerinizin çoğunluğu için şöyle bir bakılıp geçilen sitelerden herhangi bir tanesi niteliğinde olacaktır. İşte bu nedenle de nicelikten çok okuyucunuzun niteliğine odaklanmalısınız. Sizi sürekli takip edecek okuyucu kazanmak için içeriklerinizin birbiriyle alakalı konular olmalarına dikkat etmelisiniz. Kolay yollardan ziyaretçi çekme yoluna giderseniz, aynı şekilde kolaylıkla ziyaretçi kaybedebileceğinizi de bilmelisiniz.

Her Konuda Yazmaya Çalışmak!

Her Konuda Yazmaya Çalışmak!Her konuda yazmaya çalışmak da yapmamanız gereken bir hata! Çünkü bu şekilde yine kalıcı değil geçici okuyuculara yönelik çalışmış olursunuz. Daldan dala atlamak yerine birbiriyle alakalı konularda içerik üretmeye çalışmalısınız. Mesela; iş dünyası üzerine yazılar yazacaksanız, moda güzellik gibi konularda içerik üretmemelisiniz. Zira her konuda yazmaya çalışmak sizi kesinlikle başarısızlığa sürükleyecektir. İşte bu nedenle bloglama alanına yönelmeden önce ne alanda içerik üreteceğiniz bilmeli ve içeriklerinizin kendi aralarında tutarlı olmalarına özen göstermelisiniz. Teknoloji ile ilgili yazma fikriyle yola çıktıktan sonra kişisel gelişimle ilgili yazarsanız, okuyucularınız üzerinde olumsuz etki yaratır ve nitelikli okuyucularınızın sayılarında önemli bir düşüşe neden olursunuz.

Yeterli Derecede Reklam Yapmamak!

Yeterli Derecede Reklam Yapmamak!Blog yazılarınızı hobi olarak yazmıyor, bu işi profesyonel olarak yapmak istiyorsanız reklam konusuna da dikkat etmelisiniz. Yani okuyucuların bloğunuzu keşfetmelerini beklemek yerine siz onlara doğru gitmelisiniz. Sonuçta; her gün açılan yeni bloglardan sadece bir tanesi olduğunuzu unutmamalı ve içeriklerinize çok güvenseniz bile yine de kendinizi pazarlamanız gerektiğini unutmamalısınız. Bunun için de blogunuzun promosyonunu doğru bir şekilde yapmalısınız. Arama motorlarında üst sıralara çıkmak için SEO yapmayı öğrenmeli ya da bu alanda uzman olmuş kişilerden faydalanmalısınız. Aynı şekilde içeriklerinize benzer blogların ya da internet sitelerinin okuyucularından faydalanmak için reklam verme, bağlantı değişimi yapma gibi yollara yönelmelisiniz. Zira belirli bir noktaya gelene kadar bu yoları denemeniz, blogunuzun tanınması için muhakkak gereklidir.

Gelen Tekliflerde Seçici Olmamak!

Gelen Tekliflerde Seçici Olmamak!Bloglama konusunda yapılan hatalardan biri de gelen her teklife olumlu karşılık vermektir. Şöyle ki blogunuz belirli bir seviyeye geldikten sonra küçük büyük bazı firmalar sizinle iletişim kurarlar. Siz de para kazanmanın ve teklif almanın verdiği heyecanla gelen her teklife evet deme gibi büyük bir hata yaparsınız. İşte bunu yapmamalısınız. Bloglama alanında başarılı olmak istiyorsanız, gelen teklifleri akıllıca değerlendirmeli ve gelen her teklifin sizin için faydalı olmayacağını hesap etmelisiniz. Mesela; güvenilmeyen bir firmanın reklamını yaparak 100 lira kazanır, belki de bir hafta sonra 1000 lira olarak gelebilecek bir teklif şansını kaybetmiş olursunuz. Yani hemen evet demeden önce, yanıtınızın size ne kazandıracağını gerçekten düşünmelisiniz. Yoksa hem potansiyel müşterilerinizi hem de okuyucularınızı kaybedebilirsiniz.

Sosyal Medyaya Gereken Özeni Göstermemek!

Sosyal Medyaya Gereken Özeni Göstermemek!Evet, bu konuda başarılı olmak için yapmanız gereken bir diğer şey de sosyal medyaya gereken özeni göstermek. Sayfanızı yeterli ve kaliteli içerikle doldurduktan sonra onu daha çok okuyucu çekebileceğiniz takip kanallarıyla da sunabilmelisiniz. Sonuçta; sosyal medyaya gereken özeni göstermezseniz hem okuyucularınızı yeterince tatmin edemez hem de ziyaretçi kazanma şansınızı azaltmış olursunuz. İşte bu nedenle de uygun takip kanallarını kullanmanız gerektiğini bilmelisiniz. Tabii, bunu yapmadan önce blogunuzun ne kadar güçlü olduğuna karar vermeli ve ayrıca zaman ayırmanız gerekecek takip kanallarını akıllıca seçmelisiniz. Eğer çok fazla takip kanalıyla uğraşabilecek olanaklara sahip değilseniz, o zaman en fazla kitlenin olduğu sosyal medya mecralarına yönelmelisiniz.

Alanındaki İnsanlarla İletişim Kurmamak!

Alanındaki İnsanlarla İletişim Kurmamak!Eğer sizinle aynı alanda olan insanların yaptıkları işlere uzak kalıyor, onları takip etmiyor ve iletişime girmekten çekiniyorsanız; o zaman da hata yapıyorsunuz demektir. Çünkü bu hareketiniz tamamen yanlış olan ve sizi başarısızlığa sürükleyecek bir davranıştır. İşte bu nedenle, pek çok kişinin düştüğü bu tuzağa dikkat etmelisiniz. Belirli bir seviyeye girmiş blog yazarlarıyla iletişime geçmeli, onlarla fikir alışverişi yapmaktan çekinmemelisiniz. Nasıl ki başarılı olmak isteyen bir girişimci için rakiplerini tanımak ve onlarla iletişim kurmak gerekliyse, aynı kuralın blog yazarları için de geçerli olduğunu bilmelisiniz. Uzun lafın kısası; alanınızdaki insanlarla iletişim kurma konusunda çekingen davranırsanız, hanenize eksi bir puan yazılmasına neden olursunuz demektir.

Okuyucu Gözünden Bakmamak!

Okuyucu Gözünden Bakmamak!Bloglama alanında dikkat etmeniz gereken önemli konulardan biri de bu! Eğer bu alanda başarılı olmayı gerçekten istiyorsanız, blogunuza okuyucuyu gözünden bakmayı öğrenmelisiniz. İçeriklerinizin ne kadar dikkat çekici, ne kadar tatmin edici olduğunu düşünmeli; içinize tam olarak sinmeyen noktalarda hemen düzenlemeler yapmalısınız. Bu konuda arkadaşlarınızdan yardım almayı da düşünebilirsiniz. Düşüncelerine önem verdiğiniz kişilerden blogunuzla ilgili yorum yapmalarını isteyebilir, alacağınız yorumlara göre hatalı olduğunuz yerleri düzeltebilirsiniz. Yorum demişken, yazılarınıza gelen okuyucu yorumlarına da cevap vermeyi unutmamalısınız. Aksi takdirde okuyucu kaybedebilir, çünkü yorumlarına karşılık vermemekle onlara karşı saygısızlık etmiş olursunuz.
İşte bu hatalardan uzak durur ve işinizi iyi yapmak için gereken çabayı gösterirseniz, siz de bilinen en iyi bloglardan birinin sahibi olmanın gururunu yaşayabilirsiniz. Sonuçta; zaten bu konuda yeteneğiniz olduğunu düşünürsek, yapmanız gereken tek şey gözünüzü sürekli açık tutmak ve başkalarının düştüğü tuzaklara karşı kendinizi hazırlamak.
Alıntı:http://paratic.com