24 Mart 2015 Salı

8 saniyelik ömrümüz



Dünya’mızın bir yılı tamamlaması için Güneş’imizin etrafında bir daire çizmesi gerekir. Bu tur 365 gün sürer, bunu zaten biliyoruz…Bir gün çok sevdiğim biri Güneş’ten bahsetti. Güneş’imiz de, bir yılı tamamlamak için Samanyolu’nun etrafında bir daire çizer. Ve bu yolculuk yaklaşık 255 milyon yıl sürer, dedi… İnanılmaz, değil mi? Eğer hayatlarımızı Dünya’ya göre değil de, Güneş’e göre hesaplarsak bir insan ömrü ortalama 8 saniye sürüyor…


Film bu söylemle başlıyor. Ne kadar çarpıcı olduğunu insan düşününce anlıyor. Güneş saatiyle ömrümüz bu evrende SADECE 8 SANİYE...


Şu sonsuz evrende küçücük hayatlarımıza ne arzular, ne hırslar, ne kızgınlıklar, acılar, hüzünler, kavgalar, kırgınlıklar, dargınlıklar, hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, ne sızlanmalar dolduruyoruz. Ne büyümeyi, ne sevmeyi, ne affetmeyi, ne anlamayı ne de mutlu olmayı becerebiliyoruz.Kısacık ömrümüze başka hayatlar sıkıştırarak yaşamaya çabalıyoruz kendimiz olmak varken.


İnsan sadece kendi olabilirse, kendini yaşayabilirse mutlu olur bu evrende. Her ne olursa olsun kendini tanımak, iyini kötünü yüzeye çıkarıp kabullenmek affedebilmek ve sevebilmek.


Hayatını beğenmiyorsan değiştir. Diğer tüm karakterleri değiştirmeye çalışma. Ana karakteri değiştir ve bir büyü gibi bütün hikaye değişsin. Kendi cennetini böyle yaratabilirsin”


Filminde dediği gibi "Çünkü her insanın kaderi kendi çabasına bağlıdır"


Sakın kaçırmayın derim, sevgiyle...




15 Şubat 2015 Pazar

Grinin 50 Tonu



Tek kelimeyle harika. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Konusunun çok iyi olması, tüm dünyada büyük bir hayran kitlesine sahip olmasının yanı sıra, filme bu kadar başarıyla aktarılmış bir senaryo ilk kez izliyorum ve yönetmen Sam Taylor Johnson'ı ayakta alkışlıyorum. Çekimlerin kalitesi, ince bir zevkle seçilmiş müzikleri, erotizmin bile bu kadar zarif anlatımı ancak bir kadının, kaliteli bir kadının elinden çıkabilirdi. Johnsonla aramda görünmez bir bağ olduğunu hissettim.Belki aynı yaşta olmamız ve filmine İngiliz asaletini katmış olması beni bu düşünceye sevkeden. Ayrıca Jamie Dornanın bir irlandalı olması da cabası...İrlandalı erkeklerin çekiciliği başımı döndürüyor. Bir filmkolik olarak gerçekten beğendiğim ender filmlerden.






Grinin 50 Tonu kitabının beyazperde uyarlamasının uluslararası prömiyeri 65. Berlin Film Festivali’nde, özel gala kapsamında gerçekleştirilmiş.





Film, 11 Şubat 2015 tarihinde, Berlin Film Festivali'nde, kitabın yazarı, filmin yönetmeni ve yıldız oyuncuların katılımıyla gerçekleşen gala dahilinde sadece bir kere gösterildi.


E. L. James'in kaleme aldığı ve bu güne kadar 51 dile çevrilen kitabın uyarlaması; 13 Şubat tarihinde sinemaseverlerle buluştu. İlk gösterimde iki seansa da yer bulamayınca bayağı bozuldum. Bugün ancak bilet ayarlayıp seyredebildim ve çok beğendim.




Başrollerini de Jamie Dornan veDakota Johnson paylaşıyor.İkisi de çok başarılı. Eski yazma hevesim olsaydı filmin felsefesine dair uzun bir yazı yazardım ancak şimdilik ona gücüm yok. Daha uzun yazamayacağım ama bu güzel filmi sakın kaçırmayın derim.

Daha fazlası için  www.youtube.com/watch?v=IS47h1PFD3w  ama filmi görmeden yetmez...

Sevgiler DS

29 Ocak 2015 Perşembe

Yeni Umutlar

Koca bir yılı devirdik. Seneyi devriyesini yaşıyoruz kayıplarımızın. Hayat iyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla, sevinciyle, hüznüyle geçip gitmekte arkasına bakmadan. Elimde kalanlara şükrederek umutlarımı sırtlayıp giriyorum yeni bir seneye. Hiçbir hayat muhasebesi yapmıyorum artık. Yapmayı düşünecek zamanım dahi yok. Artık yapacaklarım var. Yapmayı planladıklarım, hayal ettiklerim, ümit ettiklerim. Bu daha  bir yaşanılır kılıyor hayatı.

Demişim ve bırakmısım. Herşey yarım. Şarkının dediği gibi bıraktığın boşluğu ne koysam dolduramıyorum. Sabahları güneşin doğuşunu seyretmeyi, buz gibi soğuğun içime işleyip canımı acıtmasını, sahil boyunca uzun ama çok uzun yürüyüşler yapıp yorgunluktan bacaklarımı hissetmemeyi seviyorum bu günlerde. Şimdi anlıyorum ki ruh acısını azaltan bedensel acıymış. Şİmdi anlıyorum ki bir şarkıda gençlerin jiletle kendilerini doğramaları ne hissettiriyormuş...

Hayatım gibi yazılarımda yarım kalıyor. Tamamlanabilir miyim bilemiyorum. Karaciğer bile yarısı alınınca kendini tamamlıyorsa umut vardır diye  düşünüyorum. Söz vermiyorum ama o umut işte beni yaşatan

9 Eylül 2014 Salı

can yoldaşlarım





Merhaba dostlar,

Bir mevsim derken üstüne bir mevsim daha devirdik. İskambil kağıtlarından kuleler gibi, iğreti, hafif ve güvensiz geçen mevsimler...
Yuva kanadı kırık kuşlardan oluşuyorsa, o yuvaya yuva denebilir mi? Hadi dedik diyelim, uğraştık yaptık, ya tadı neye benzer?
Bilemedim?
Şimdilerde bir sarı minik geldi evimize. Çocuklar sokakta karşılarına çıkıp ayaklarına sarılınca dayanamayıp getirmişler. Aman yapmayın etmeyin dememe kalmadı eve girdi giren. Biz değil ama o çoktan yuvayı yuva belledi besbelli...
Enerji kalırmı yalnızlığın sessizliği sarmışken odayı. Duvarlardan sıyrılıp uçası kaçası gelir insanın. Neyse ki rüyaların dindirmeyeceği acı yoktur. Bir bakarsın sarı bi kafa çıkar yastığın ucundan. Seni çok zaman öncesinden tanırmış gibi bakar ya ısınıverir kalbin, erimeye başlar buzların...
Kapıyı açasın, gözlerin arar mı arar hoşgeldin diyen birini de, kulakların sağır gözlerin kör üdür yoksa ? Kolların bir sarılacak dal arar da bulsan bir dal parçası bile olur, derken ayakalaına dolanan,zıplayan bir can değiştirir havanı, besbelli hoşgeldin der.
Üç can yoldaşım var şimdilerde, sarı,siyah beyaz. Üç renk, üç can, üç nefes bana yoldaş,

30 Haziran 2014 Pazartesi

Beni Hatırlıyorum

Çok erken yaşta anne olmuştum. Daha kendimi tanıyamadan, hafif hafif sezgilerle tanımladığım ben, annelikle rafa kalktı. Hatırlıyorum, bebeğim ile ilk gözgöze geldiğimde o masmavi bakan bir çift gözün bana içinde ben olmayan  yepyeni bir hayatın kapılarını açtığını. Omuzlarıma  bir süre sonra çöktüğünü hissettiğim o ağırlığı hiçbir zaman unutamam.
Hayat evlilik ve mutlu çocukluk döneminin ardından hızla ve fırıldağın dönme hızında dönmeye başlamıştı benim için. Henüz kendimi bile tanımazken nasıl olurda farklı bir cinsten evlilik denen oyunla hayatıma girmiş hiç tanımadığım bir adamla mutlu olmayı, ona güvenmeyi, birlikte yeni bir gelecek inşa etmeyi becerebilecektim?
Üstelik bu arada oyuncak diye elime tutuşturulmuş bir bebeği büyütürken, günde 9 saat haftada 45 saat çalışacağım yeni bir iş hayatının okyanusuna  köpek balıklarının arasına atılmışken yapacaktım bunu.
Bunca zaman sonra düşündükçe anlıyorum ki, insanın alışamayacağı hiç bir şart yoktur. Ne kadar zor hatta imkansız olsa da, yaşam hayatta kalmaya kurgulanmış bir kere. Ne hendekler atladım, ne okyanuslar aştım bilemezsiniz.
Ailede adım atom karıncaya çıkmıştı. Bazen ben bile inanamıyordum ne kadar hızlı olduğuma, ne çok işi kısacık zaman diliminde halledebildiğime.
Ne sular aktı üzerinden, ne çok kervan geçti yılların. Velhasıl ben kendimi hiç farkedemedim ta ki eşimi kaybettikten sonra pek çok kararı tek başıma slmaya başlayana kadar.
Yıllar önce sadece ben kendim olduğum yıllara geri döndüm. Kendi kendime düşünüp, kendi kendime kararlar alıp, kendi kendime yapmaya başladığımda hatırladım ki bir zamanlar bir ben vardı.  Bunca  yıl ne kadar ihmal edilmiş, farkedilmemiş,  derinlerde bir yerlerde sessizce farkedilmeyi beklermiş...
Bıraktığım yerde duruyordu. Nasıl da özlemişim onu. Yanlızlığın hediyesiydi benim için onu bulmak. Meğer ben onu sever mişim.
Şimdi zaman zaman birlikte oluyoruz. Şaşırıyorum aradan geçen yıllara rağmen  hiç yaşlanmamış olmasına. Hala güçlü, eğlenceli, yaşam dolu oluşuna. Şimdi onunla geçirdiğimzamanlarda çokmutlu oluyorum ve çok eğleniyorum.
Ben bana iyi geliyorum...
DS

11 Haziran 2014 Çarşamba

Performans

Söylenecek o kadar çok şey birikti ki yazmayalı. Nasıl toparlamalı bilemiyorum. En iyisi son zamanlarda en çok üzerinde düşündüğüm, çıkış yolu aradığım  paylaşmak istediğim ama paylaşacak kimseyi bulamadığım konudan gireyim söze.
Erken kayıpların en sıkıntı veren yanı sanırım yaşamınızın önemli bir kısmına eşlik etmiş insanı, dert ortağınızı kaybetmiş olmanız, çünkü yerine kimseyi koyamıyorsunuz.
Belki dedim sizlerle dertleşirsem bu suskunluk, yalnızlık bulutlarını biraz dağıtabilirim.
Hep iletişim yönümün kuvvetli oluşu, empati yapma ve karşımdaki insanı doğru tahlil edebilme ve anlaşabilme yeteneğimle gurur duyardım. Ta ki yeni işime başlayana kadar.
Yaşımın ilerlemiş olması, ileri derecede miyoplaşmış gözlerim, demode giyim zevkim, yaşanmışlıklarım, sırtlanmış olduğum yüklerle kamburlaşmış sırtımla karşı tarafta nasıl
bir izlenin uyandırdığımın farkındayım ama ben tam anlamıyla uyum problemi yaşadığımı itiraf etmeliyim. Zira etrafımda sadece iş hayatına değil, gerçek acımasız, kapitalist yaşama yeni başlamış teenager grubuyla bir kafese kapatılmış gibiyim. Empati yapıyorum, ergenlik dönemi diyorum. Kendimin o yaşlarıma geri dönüyorum, diyetisyen, moda, en iyi plates hocası, en iyi spor salonu konularında entelektüel bilgi alanımı zenginleştirip, kutlamalar, doğum günleri happy hour partileri arasına sıkışıp kalıyorum. Sonunda gücünün doruğunda kariyer hırslarının, gelecek stratejilerinin, evlilik planlarının, sonuca odaklı egolarının tavan yapmış olduğu genç, sabırsız, yalnız, sevgisiz, vicdansız, güzel, yakışıklı, hiperaktif bir neslin içinde kendi dengemi kaybetmiş yuvarlanırken buluyorum.
13 sene bilfiil büyük bir keyifle yapmış olduğum işin aynısını yapabiliyor olmaktan dolayı kendimi şanslı hissederken, birden bu anlamlandıramadığım, çözemediğim, dengeleyemediğim tartamadığım kafa kesicilerin arasında neye uğradığımı şaşırdım.
Doyumsuz bir çocukluk, ulaşılamamış sonsuz arzular, mutsuz aile ortamı, boşanmış anne baba arasında ordan oraya savrularak bu yaşa gelmiş bu gençlere aslında acıyorum. Yaşadıklarımın üstüne bir de bana çektirdikleri sıkıntılara katlanıyor olmam bana bazen "Daha çekecek ne çok çekim varmış" dedirtse de "Sen nelerin üstesinden geldin bu üç beş teenager mı seni nakavt edecek" gibisinden kendi kendime güç vermeye çalışıyorum.
Bazen generation problem bu olsa gerek desem de nadiren rastladığım bazıları beni çürütüyor. O zaman anlıyorum ki çocuk yetiştirmek bir uzmanlık işi. Niye bir anne baba okulu yok ki. Anne baba olmadan gidilmesi gereken, sınava girilip anne baba ehliyeti alınması gereken bir konu.
Hayata fazlaca bedel ödemiş, erken yorulmuş, bencil, sözüm ona anne baba ürünü gençlerin ileride hayata kendi anne babalarından daha büyük bedeller ödeyeceğinden eminim. Çünkü hayatın kendisi bir öğretmen ve sen istemesen de seni eğitiyor, olgunlaştırıp, durultuyor.
Ödediğin bedeller ise gelecek kuşaklara miras olarak kalıyor...
Sevgimle kalın
DS

18 Nisan 2014 Cuma

Henüz bitmedi, sadece farklı

Hayat beni yaşamın tam içine çekti yine. Ne kadar garip, düştüm kalktım dizim acıdı desem ,aldım yedim dilim yandı desem , öldüm, ruhum karardı desem yine anlatamadım. Yok bunu anlatabilecek hiçbir kelime hiçbir sözcük yok.
Oysa ne çok biliriz nasihat ederiz, onu niye öyle yaptın, bunu niye yapmıyorsun, şöyle yapsana, yada nasıl böyle birşey yapar, niye yaptı,  hiç olur mu? Çok biliyoruz ya, En doğrusu bizimEdediğimiz, dediğimiz dedik ya,
Hayat bana bu yaşımda şunu öğretti ki, ben hiçbir şey bilmiyormuşum meğer, oturduğum sırça köşkten küçük hayat gailelerine hayıflanırken diğer yandan insanları yargılıyormuşum, yaftalıyormuşum, sorguluyormuşum. Meğer ben hiçbirşey bilmiyormuşum.
Öyle bir an gelir ki yaşamın bir noktasında dostum deyip elinizi, ekmeğinizi, hatta sırtınızı paylaştımlarınız sırra kadem basmışken, yeni tanıştığınızdan dost olmaz sözüne inat elini cömertçe size uzaran da sırtını veren de yenisi olur, ondan bana hayır gelmez dediğiniz en hayırlı, vefa beklediğiniz ise en vafasız çıkar, hançeri sırtınıza elinde hançer görmediğiniz saplar işte o acı var ya anlatılmaz çünkü anlatabilecek kelime bulamazsınız.
Son günlerde okuduğum kitapların da şekli değişti. Ne zaman normale dönerim bilemiyorum ama çocuklarımın endişelerini hissediyorum. Kızımın bana hediye olarak aldığı kitap Doreen Virtue ve James Van Praagh'ın "How to Heal a Grieving Heart"tan:
"From their side of life, the spirit people come close to you and share everyone of your hopes, wishes and dreams. They clearly hear your thoughts and will try influence you in ways that are for your highest good. They will walk every step with you, attampting to let you know that is live no over....just different
Yine çok bir arkadaşım Beki İkela Eriklinin Meleklerle yaşamak ve Meleklerin Gücü kitabını hediye etti. Ben her yerde kuş tüyleri bulurken. Kitapta okuduğum bir cümle çok hoşuma gitti.."Evrenimizi büyük bir puzzle  olarak düşünün. Bu puzzleda herkesin dolduracağı bir parça.Mucize şu ki, siz o puzzledaki yerinizi bulduğunuz zaman, benim de kendimi bulmam için gereken parçayı yerine koyuyorsunuz." Beki nin savunduğu hiç birşeyin tesadüf olmadığı , her an her yerde bize gönderilen mesajlar olabileceği fikri hiç fena gelmiyor yaralarımı sarmaya. Okumasını bilene elbette. Kitapta okuduğum bu cümle de benim için bir mesaj niteliği taşıyor
Hayat, yaşayacağımı düşündüğüm tüm günleri planlamak için çok uzun ama plan yapmak için de çok kısa. Ustelik biz planlar yaparken onun kıskıs güldüğünü biliyorum artık. En eğitici öğretmenin ise hayatın kendisi olduğunu öğrendim. Yaşadıklarım kabullenilmesi hiç kolay olmamasına rağmen, bakış açımı genişletti, anlayışım artarken, çok daha güçlendim. Kalıplardan, yaftalamalardan ön yargılardan sıyrılıp , daha bir insan oldum. Acılarla harmanlanmadıkça  kolay anlaşılamıyor ki hayat.


.