15 Şubat 2015 Pazar

Grinin 50 Tonu



Tek kelimeyle harika. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Konusunun çok iyi olması, tüm dünyada büyük bir hayran kitlesine sahip olmasının yanı sıra, filme bu kadar başarıyla aktarılmış bir senaryo ilk kez izliyorum ve yönetmen Sam Taylor Johnson'ı ayakta alkışlıyorum. Çekimlerin kalitesi, ince bir zevkle seçilmiş müzikleri, erotizmin bile bu kadar zarif anlatımı ancak bir kadının, kaliteli bir kadının elinden çıkabilirdi. Johnsonla aramda görünmez bir bağ olduğunu hissettim.Belki aynı yaşta olmamız ve filmine İngiliz asaletini katmış olması beni bu düşünceye sevkeden. Ayrıca Jamie Dornanın bir irlandalı olması da cabası...İrlandalı erkeklerin çekiciliği başımı döndürüyor. Bir filmkolik olarak gerçekten beğendiğim ender filmlerden.






Grinin 50 Tonu kitabının beyazperde uyarlamasının uluslararası prömiyeri 65. Berlin Film Festivali’nde, özel gala kapsamında gerçekleştirilmiş.





Film, 11 Şubat 2015 tarihinde, Berlin Film Festivali'nde, kitabın yazarı, filmin yönetmeni ve yıldız oyuncuların katılımıyla gerçekleşen gala dahilinde sadece bir kere gösterildi.


E. L. James'in kaleme aldığı ve bu güne kadar 51 dile çevrilen kitabın uyarlaması; 13 Şubat tarihinde sinemaseverlerle buluştu. İlk gösterimde iki seansa da yer bulamayınca bayağı bozuldum. Bugün ancak bilet ayarlayıp seyredebildim ve çok beğendim.




Başrollerini de Jamie Dornan veDakota Johnson paylaşıyor.İkisi de çok başarılı. Eski yazma hevesim olsaydı filmin felsefesine dair uzun bir yazı yazardım ancak şimdilik ona gücüm yok. Daha uzun yazamayacağım ama bu güzel filmi sakın kaçırmayın derim.

Daha fazlası için  www.youtube.com/watch?v=IS47h1PFD3w  ama filmi görmeden yetmez...

Sevgiler DS

29 Ocak 2015 Perşembe

Yeni Umutlar

Koca bir yılı devirdik. Seneyi devriyesini yaşıyoruz kayıplarımızın. Hayat iyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla, sevinciyle, hüznüyle geçip gitmekte arkasına bakmadan. Elimde kalanlara şükrederek umutlarımı sırtlayıp giriyorum yeni bir seneye. Hiçbir hayat muhasebesi yapmıyorum artık. Yapmayı düşünecek zamanım dahi yok. Artık yapacaklarım var. Yapmayı planladıklarım, hayal ettiklerim, ümit ettiklerim. Bu daha  bir yaşanılır kılıyor hayatı.

Demişim ve bırakmısım. Herşey yarım. Şarkının dediği gibi bıraktığın boşluğu ne koysam dolduramıyorum. Sabahları güneşin doğuşunu seyretmeyi, buz gibi soğuğun içime işleyip canımı acıtmasını, sahil boyunca uzun ama çok uzun yürüyüşler yapıp yorgunluktan bacaklarımı hissetmemeyi seviyorum bu günlerde. Şimdi anlıyorum ki ruh acısını azaltan bedensel acıymış. Şİmdi anlıyorum ki bir şarkıda gençlerin jiletle kendilerini doğramaları ne hissettiriyormuş...

Hayatım gibi yazılarımda yarım kalıyor. Tamamlanabilir miyim bilemiyorum. Karaciğer bile yarısı alınınca kendini tamamlıyorsa umut vardır diye  düşünüyorum. Söz vermiyorum ama o umut işte beni yaşatan

9 Eylül 2014 Salı

can yoldaşlarım





Merhaba dostlar,

Bir mevsim derken üstüne bir mevsim daha devirdik. İskambil kağıtlarından kuleler gibi, iğreti, hafif ve güvensiz geçen mevsimler...
Yuva kanadı kırık kuşlardan oluşuyorsa, o yuvaya yuva denebilir mi? Hadi dedik diyelim, uğraştık yaptık, ya tadı neye benzer?
Bilemedim?
Şimdilerde bir sarı minik geldi evimize. Çocuklar sokakta karşılarına çıkıp ayaklarına sarılınca dayanamayıp getirmişler. Aman yapmayın etmeyin dememe kalmadı eve girdi giren. Biz değil ama o çoktan yuvayı yuva belledi besbelli...
Enerji kalırmı yalnızlığın sessizliği sarmışken odayı. Duvarlardan sıyrılıp uçası kaçası gelir insanın. Neyse ki rüyaların dindirmeyeceği acı yoktur. Bir bakarsın sarı bi kafa çıkar yastığın ucundan. Seni çok zaman öncesinden tanırmış gibi bakar ya ısınıverir kalbin, erimeye başlar buzların...
Kapıyı açasın, gözlerin arar mı arar hoşgeldin diyen birini de, kulakların sağır gözlerin kör üdür yoksa ? Kolların bir sarılacak dal arar da bulsan bir dal parçası bile olur, derken ayakalaına dolanan,zıplayan bir can değiştirir havanı, besbelli hoşgeldin der.
Üç can yoldaşım var şimdilerde, sarı,siyah beyaz. Üç renk, üç can, üç nefes bana yoldaş,

30 Haziran 2014 Pazartesi

Beni Hatırlıyorum

Çok erken yaşta anne olmuştum. Daha kendimi tanıyamadan, hafif hafif sezgilerle tanımladığım ben, annelikle rafa kalktı. Hatırlıyorum, bebeğim ile ilk gözgöze geldiğimde o masmavi bakan bir çift gözün bana içinde ben olmayan  yepyeni bir hayatın kapılarını açtığını. Omuzlarıma  bir süre sonra çöktüğünü hissettiğim o ağırlığı hiçbir zaman unutamam.
Hayat evlilik ve mutlu çocukluk döneminin ardından hızla ve fırıldağın dönme hızında dönmeye başlamıştı benim için. Henüz kendimi bile tanımazken nasıl olurda farklı bir cinsten evlilik denen oyunla hayatıma girmiş hiç tanımadığım bir adamla mutlu olmayı, ona güvenmeyi, birlikte yeni bir gelecek inşa etmeyi becerebilecektim?
Üstelik bu arada oyuncak diye elime tutuşturulmuş bir bebeği büyütürken, günde 9 saat haftada 45 saat çalışacağım yeni bir iş hayatının okyanusuna  köpek balıklarının arasına atılmışken yapacaktım bunu.
Bunca zaman sonra düşündükçe anlıyorum ki, insanın alışamayacağı hiç bir şart yoktur. Ne kadar zor hatta imkansız olsa da, yaşam hayatta kalmaya kurgulanmış bir kere. Ne hendekler atladım, ne okyanuslar aştım bilemezsiniz.
Ailede adım atom karıncaya çıkmıştı. Bazen ben bile inanamıyordum ne kadar hızlı olduğuma, ne çok işi kısacık zaman diliminde halledebildiğime.
Ne sular aktı üzerinden, ne çok kervan geçti yılların. Velhasıl ben kendimi hiç farkedemedim ta ki eşimi kaybettikten sonra pek çok kararı tek başıma slmaya başlayana kadar.
Yıllar önce sadece ben kendim olduğum yıllara geri döndüm. Kendi kendime düşünüp, kendi kendime kararlar alıp, kendi kendime yapmaya başladığımda hatırladım ki bir zamanlar bir ben vardı.  Bunca  yıl ne kadar ihmal edilmiş, farkedilmemiş,  derinlerde bir yerlerde sessizce farkedilmeyi beklermiş...
Bıraktığım yerde duruyordu. Nasıl da özlemişim onu. Yanlızlığın hediyesiydi benim için onu bulmak. Meğer ben onu sever mişim.
Şimdi zaman zaman birlikte oluyoruz. Şaşırıyorum aradan geçen yıllara rağmen  hiç yaşlanmamış olmasına. Hala güçlü, eğlenceli, yaşam dolu oluşuna. Şimdi onunla geçirdiğimzamanlarda çokmutlu oluyorum ve çok eğleniyorum.
Ben bana iyi geliyorum...
DS

11 Haziran 2014 Çarşamba

Performans

Söylenecek o kadar çok şey birikti ki yazmayalı. Nasıl toparlamalı bilemiyorum. En iyisi son zamanlarda en çok üzerinde düşündüğüm, çıkış yolu aradığım  paylaşmak istediğim ama paylaşacak kimseyi bulamadığım konudan gireyim söze.
Erken kayıpların en sıkıntı veren yanı sanırım yaşamınızın önemli bir kısmına eşlik etmiş insanı, dert ortağınızı kaybetmiş olmanız, çünkü yerine kimseyi koyamıyorsunuz.
Belki dedim sizlerle dertleşirsem bu suskunluk, yalnızlık bulutlarını biraz dağıtabilirim.
Hep iletişim yönümün kuvvetli oluşu, empati yapma ve karşımdaki insanı doğru tahlil edebilme ve anlaşabilme yeteneğimle gurur duyardım. Ta ki yeni işime başlayana kadar.
Yaşımın ilerlemiş olması, ileri derecede miyoplaşmış gözlerim, demode giyim zevkim, yaşanmışlıklarım, sırtlanmış olduğum yüklerle kamburlaşmış sırtımla karşı tarafta nasıl
bir izlenin uyandırdığımın farkındayım ama ben tam anlamıyla uyum problemi yaşadığımı itiraf etmeliyim. Zira etrafımda sadece iş hayatına değil, gerçek acımasız, kapitalist yaşama yeni başlamış teenager grubuyla bir kafese kapatılmış gibiyim. Empati yapıyorum, ergenlik dönemi diyorum. Kendimin o yaşlarıma geri dönüyorum, diyetisyen, moda, en iyi plates hocası, en iyi spor salonu konularında entelektüel bilgi alanımı zenginleştirip, kutlamalar, doğum günleri happy hour partileri arasına sıkışıp kalıyorum. Sonunda gücünün doruğunda kariyer hırslarının, gelecek stratejilerinin, evlilik planlarının, sonuca odaklı egolarının tavan yapmış olduğu genç, sabırsız, yalnız, sevgisiz, vicdansız, güzel, yakışıklı, hiperaktif bir neslin içinde kendi dengemi kaybetmiş yuvarlanırken buluyorum.
13 sene bilfiil büyük bir keyifle yapmış olduğum işin aynısını yapabiliyor olmaktan dolayı kendimi şanslı hissederken, birden bu anlamlandıramadığım, çözemediğim, dengeleyemediğim tartamadığım kafa kesicilerin arasında neye uğradığımı şaşırdım.
Doyumsuz bir çocukluk, ulaşılamamış sonsuz arzular, mutsuz aile ortamı, boşanmış anne baba arasında ordan oraya savrularak bu yaşa gelmiş bu gençlere aslında acıyorum. Yaşadıklarımın üstüne bir de bana çektirdikleri sıkıntılara katlanıyor olmam bana bazen "Daha çekecek ne çok çekim varmış" dedirtse de "Sen nelerin üstesinden geldin bu üç beş teenager mı seni nakavt edecek" gibisinden kendi kendime güç vermeye çalışıyorum.
Bazen generation problem bu olsa gerek desem de nadiren rastladığım bazıları beni çürütüyor. O zaman anlıyorum ki çocuk yetiştirmek bir uzmanlık işi. Niye bir anne baba okulu yok ki. Anne baba olmadan gidilmesi gereken, sınava girilip anne baba ehliyeti alınması gereken bir konu.
Hayata fazlaca bedel ödemiş, erken yorulmuş, bencil, sözüm ona anne baba ürünü gençlerin ileride hayata kendi anne babalarından daha büyük bedeller ödeyeceğinden eminim. Çünkü hayatın kendisi bir öğretmen ve sen istemesen de seni eğitiyor, olgunlaştırıp, durultuyor.
Ödediğin bedeller ise gelecek kuşaklara miras olarak kalıyor...
Sevgimle kalın
DS

18 Nisan 2014 Cuma

Henüz bitmedi, sadece farklı

Hayat beni yaşamın tam içine çekti yine. Ne kadar garip, düştüm kalktım dizim acıdı desem ,aldım yedim dilim yandı desem , öldüm, ruhum karardı desem yine anlatamadım. Yok bunu anlatabilecek hiçbir kelime hiçbir sözcük yok.
Oysa ne çok biliriz nasihat ederiz, onu niye öyle yaptın, bunu niye yapmıyorsun, şöyle yapsana, yada nasıl böyle birşey yapar, niye yaptı,  hiç olur mu? Çok biliyoruz ya, En doğrusu bizimEdediğimiz, dediğimiz dedik ya,
Hayat bana bu yaşımda şunu öğretti ki, ben hiçbir şey bilmiyormuşum meğer, oturduğum sırça köşkten küçük hayat gailelerine hayıflanırken diğer yandan insanları yargılıyormuşum, yaftalıyormuşum, sorguluyormuşum. Meğer ben hiçbirşey bilmiyormuşum.
Öyle bir an gelir ki yaşamın bir noktasında dostum deyip elinizi, ekmeğinizi, hatta sırtınızı paylaştımlarınız sırra kadem basmışken, yeni tanıştığınızdan dost olmaz sözüne inat elini cömertçe size uzaran da sırtını veren de yenisi olur, ondan bana hayır gelmez dediğiniz en hayırlı, vefa beklediğiniz ise en vafasız çıkar, hançeri sırtınıza elinde hançer görmediğiniz saplar işte o acı var ya anlatılmaz çünkü anlatabilecek kelime bulamazsınız.
Son günlerde okuduğum kitapların da şekli değişti. Ne zaman normale dönerim bilemiyorum ama çocuklarımın endişelerini hissediyorum. Kızımın bana hediye olarak aldığı kitap Doreen Virtue ve James Van Praagh'ın "How to Heal a Grieving Heart"tan:
"From their side of life, the spirit people come close to you and share everyone of your hopes, wishes and dreams. They clearly hear your thoughts and will try influence you in ways that are for your highest good. They will walk every step with you, attampting to let you know that is live no over....just different
Yine çok bir arkadaşım Beki İkela Eriklinin Meleklerle yaşamak ve Meleklerin Gücü kitabını hediye etti. Ben her yerde kuş tüyleri bulurken. Kitapta okuduğum bir cümle çok hoşuma gitti.."Evrenimizi büyük bir puzzle  olarak düşünün. Bu puzzleda herkesin dolduracağı bir parça.Mucize şu ki, siz o puzzledaki yerinizi bulduğunuz zaman, benim de kendimi bulmam için gereken parçayı yerine koyuyorsunuz." Beki nin savunduğu hiç birşeyin tesadüf olmadığı , her an her yerde bize gönderilen mesajlar olabileceği fikri hiç fena gelmiyor yaralarımı sarmaya. Okumasını bilene elbette. Kitapta okuduğum bu cümle de benim için bir mesaj niteliği taşıyor
Hayat, yaşayacağımı düşündüğüm tüm günleri planlamak için çok uzun ama plan yapmak için de çok kısa. Ustelik biz planlar yaparken onun kıskıs güldüğünü biliyorum artık. En eğitici öğretmenin ise hayatın kendisi olduğunu öğrendim. Yaşadıklarım kabullenilmesi hiç kolay olmamasına rağmen, bakış açımı genişletti, anlayışım artarken, çok daha güçlendim. Kalıplardan, yaftalamalardan ön yargılardan sıyrılıp , daha bir insan oldum. Acılarla harmanlanmadıkça  kolay anlaşılamıyor ki hayat.


.


26 Ocak 2014 Pazar

Cats- Memory


“Gece yarısı, Kaldırımlarda çıt yok, Acaba ay hatıralarını mı kaybetti?” 
(Midnight, Not a sound from the pavement, Has the moon lost her memory?) 
Cats müzikalinin bu ünlü şarkısı  “Hatıra”(Memory), müziğiyle olduğu kadar sözleriyle de beni çok etkiler. Müzikallere olan ilgim çok küçük yaşlarda başlamıştır. Tek haneli sayılardan oluşan yaşlarımda annemin elimden tutup beni götürdüğü müzikaller, sinemalar ilk hatıralarım içimde çok özel bir yerde saklıdır. O nedenle ben de elimden geldiğince kızıma bu güzel kültürü aşılamak için her sene İngiltere seyahatlerimizde bir kaç müzikale bilet alır bu özel anları onunla paylaşmak için çaba harcardım. Pek çok müzikale gittik birlikte. Hiç bir sene Cats'i yakalayamamıştık. Kısmet İstanbul'da seyretmekmiş. Gerçi ben bu müzikali kızımın ortaokul yıllarında sahneledikleri KEDİLER müzikalinde rol aldığında ne kadar amatör olsalarda seyretmiş ve büyük keyif almıştım. Bu sefer İstanbul'a ayağımıza kadar gelen bu müzikali ıskalamak istemedik ikimizde.

"Denir ki kediler icin bir kural vardır. Sizinle konusmadıkça onunla konuşmayın."

Cats müzikali ilk kez 1981 yılında sahneye konmuş ve aralıksız 2002 yılına kadar tam 21 yıl durmaksızın sahnelenmiştir. Oyuncular, şarkıcılar değişse de Andrew Lloyd Webber’in bu muhteşem müzikali kısa sürede klasikleşmiş ve dünyanın çeşitli ülkelerine yapılan turnelerle de tam 50 milyon kişi tarafından izlenmiş.  

Müzikalin öyküsü kediler arasında geçse de aslında yaşamın ta kendisidir. Ana karakter Grizabella, kendisinin de bir parçası olduğu Jellicle Kedileri’ni terk edip dünyayı tanımayı tercih etmiş, ama dünya ona kibar davranmamıştır. Örselenmiş ve yıpranmış olarak Jellicle Kedileri’ne geri dönmüşse de kabullenilmemekte ve dışlanmaktadır.O ise eski günleri özlemektedir.

"Mutluluğun anlamını bildiğim günleri hatırlıyorum, yeniden yaşansın hatıralar, mutlu anlar. Mutluluk anları yaşadık ama kaçırdık anlamını"

Lloyd Webber KEDİLER müzikalini ünlü yazar, şair Thomas S. Elliout’ın Yaşlı Sıçan'ın Pratik Kediler Kitabı'ndan (The Old Possum's Book of Practical Cats) esinlenerek kurgulamış ve Elliout’ın eşinden bir müzikal öyküsü tasarlamasını istemiş. Ama sonuç kimseyi mutlu etmemiş ve tam bu sırada Elliout’ın eşi o güne kadar yazarın yayınlanmamış ve kedi Grizabella’nın konu edildiği bir şiirle Webber’in karşısına çıkmış ve tüm planları değiştirmiş. Hatıra şarkısı bir gecede Webber tarafından yazılmış, Trevor Nunn ise Eliout'ın "Rhapsody on a Windy Night" şiirinden yararlanarak şarkı sözlerini yazmış ve Gillian Lynne kareografiyi hazırlamış. Gösteri başlayacakken Grizabella rolünü oynayacak oyuncu ayağını kırmış, bu da yetmezmiş gibi ilk gösterim gecesi bomba ihbarı sebebi ile yarım kalmış. 

KEDİLER müzikalinin temasının alındığı yazar Thomas S. Elliout, Amerikan’ın güney eyaletlerine yerleşmiş bir İngiliz ailenin oğludur. Harvard’dan Oxford’a uzanan bilgi dolu yaşamında özellikle ruhsal ve dinsel konularla ilgilenmiştir. Budizm, İncil, Zerdüştlük, Lao-Çe felsefesi Elliout’ın yazılarına yansımış ve KEDİLER müzikaline tema olan şiirinde aslında ölümü ve yeniden doğuşu sorgulamıştır. 

Gerçekten de KEDİLER müzikalinde Jellicle Kedileri yılda bir gün yaptıkları kutlamada yaşlı bilge kedi Deuteronomy şerefine bir oyun sahneleme hazırlığına girişirler. Oyunun sonunda bilge kedi Deuteronomy her yıl bir kişi için kullanılan yeniden doğma hakkını bu kez Jellicle Kedileri’ne geri dönüşü kabul edilmeyen Grizabella için kullanır ve Grizabella bir kez daha Hatıra şarkısını söyleyerek Jellicle Kedileri’ne kabul edilir, yeniden doğar.
KEDİLER müzikalini canlı bir performans olarak seyretme olanağını, onlarca ödüle boğulmuş, 3358 kez sahnelenmiş, Hatıra şarkısı 150 farklı şarkıcı tarafından seslendirilmiş bu muhteşem gösteriyi kaçırmış sayılmazsınız. Kedi Victoria’nın nefes kesen solo dansını, bütün gün uyuyup geceleri fare avlayan Jennyanydots’u ve dişi kedileri peşinden koşturan ama erkeklerle ironik bir şekilde dalga geçen Rum Tum Tugger’ı görmek ve dinledikçe insanı alıp götüren Hatıra şarkısını bir kez de kedilerden dinlemek için seyretmenizi tavsiye ederim.

Günışığı
Bak ayçiçeğinin üzerindeki çiğe 
Ve bir gül soluyor 
Güller ayçiçeğinin döndüğü yere gidiyor 
Yüzümü şafağa dönmek için can atıyorum 
Günü bekliyorum 

Gece yarısı 
Kaldırımlarda çıt yok 
Acaba ay hatıralarını mı kaybetti? 
Yalnız başına tebessüm ediyor 
Sokak lambasının ışığında 
Dökülmüş yapraklar ayağımda toplanıyor 
Ve rüzgar uğuldamaya başlıyor 

Hatıra 
Tamamıyla ay ışığında yalnız 
Eski günlere gülebiliyorum 
O zamanlar güzeldim 
Mutluğunun ne olduğunu bildiğim zamanı hatırlarım 
Bırak hatıralar tekrar canlansın 
Her sokak lambası 
Ölümcül bir işaret gibi 
Birisi mırıldanıyor 
Ve sokak lambası cılızlaşıyor 
Yakında sabah olacak 

Günışığı 
Gündoğumunu beklemeliyim 
Yeni bir hayatı düşünmeliyim 
Şafak söktüğünde teslim olmayacağım
Bu gece de bir hatıra olacak 
Ve yeni bir gün başlayacak 

Sisli günler ateşte sona eriyor 
Günün adi soğuk kokusu 
Sokak lambası ölüyor, bir başka gece sona eriyor 
Bir başka gün sökün ediyor 

Dokun bana 
Beni bırakmak öyle kolay ki 
Tamamıyla anılarla yalnız 
Güneşli günlerden kalma 
Eğer bana dokunursan 
Mutluluğun ne olduğunu anlayacaksın 



cats musical memory