23 Nisan 2022 Cumartesi

Bahar Döngüsü




Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'ne (NOAA) göre, dünyanın güneşe doğru eğim açısıyla tanımlanan astronomik bahar, ekinokslara ve gündönümlerine dayanır. İlkbahar genellikle bahar ekinoksu ile yaz gündönümü arasındaki dönem olarak kabul edilir .
Ekinokslar, yıl içinde gece ve gündüzün neredeyse eşit olduğu günlerdir . Her takvim yılında biri ilkbaharda, diğeri sonbaharda olmak üzere iki ekinoks vardır.
İlkbahar veya sonbahar ekinoksu, Kuzey Yarımküre'de 20 Mart civarında ve Güney Yarımküre'de 22 Eylül civarında meydana gelir. Bu nedenle, Kuzey Yarımküre'de astronomik bahar 21 Mart'tan 21 Haziran'a kadar uzanırken, Güney Yarımküre'de 21 Eylül'den 21 Aralık'a kadar uzanır, ancak tarihler yıldan yıla biraz değişebilir.

Pek çok uygarlık tarih boyunca baharın dönüşünü, doğanın çiçek açmasını veya ilkbahar ekinoksunun yükselişini kutlamak üzere değişik ritüeller geliştirmişlerdir.

Astrolojiye olan ilgileriyle bilinen İnka'ların İlkbahar ve Sonbahar Ekinokslarında, güneşin tam tepeye geldiği öğle saatinde toplanarak, 25 metre boyundaki Kukulkan Piramidi’nin üzerindeki gölgelerin bir yılan gibi gözükmesini izleyerek baharın gelişini kutladıklarını, Meksika’daki Antik Maya yerleşimi Chichen Itza kalıntılarından öğreniyoruz. Normalde piramidin basamaklarının köşeli gölgesinin yansıdığı alanlar, ekinoks günlerinde dalgalı bir gölge görüntüsü oluşturuyor ve bu olaya “Güneş Yılanının Dönüşü” adı veriliyordu.



Druid ve paganlar için kutsal kabul edilen İngiltere’deki Stonehenge kalıntıları da ekinoks günleri için önemli bir buluşma mekânıydı. Paganlar günümüzde de ilkbaharı karşılamak için ekinoks ve gündönümlerinde bir araya gelerek ritüellerle, şarkılarla bu günü kutlamaktadırlar.
Arnavutluk, yine pagan köklerinden gelen Dita e Verës'i 14 Mart'ta kutlar. Bir zamanlar Arnavut dağlarının doruklarına hac ziyaretleri yapılır ve burada Güneş Tanrısı'na bereketli bir yıl için dualar sunulurdu.

M.S. 2. yüzyılda yazılmış Pers kaynaklarında ilk kez adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yeni yılın ilk günü olarak da kabul edilir. Nevruz’un kelime anlamı da ‘yeni gün’dür. Dünyanın pek çok yerindeki çeşitli halklar tarafından kutlanan bahar bayramında büyük ateşler yakılır, çeşit çeşit yemekler pişirilir, şarkılar söylenir, danslar edilir gül ağacına dilekler asılır ve gün sonunda büyük ateşin üzerinden atlanarak yeni yıla merhaba denilir.

Japonya'da baharın gelişini simgeleyen kiraz ağaçlarının çiçek açması önemli bir ulusal olaydır. Hanami veya kiraz çiçeği izleme ritüeli, festivaller ve toplantılar düzenlenir. Sakura denilen Kiraz çiçekleri , Budizm'de önemli bir tema olan yaşamın geçiciliğini sembolize eder.


Yahudi inancında, Yahudi halkının Mısır'a kölelikten kurtulduğu anı simgeleyen Pesah, Fısıh veya Hamursuz Bayramı, kuzey bahar ekinoksundan sonraki ilk dolunayda kutlanmaya başlar ve yedi gün sürer.

Güçlü bir Hıristiyan geleneğine sahip birçok ülkede bahar, İsa Mesih'in dirilişini ve fiziksel ölüm üzerindeki zaferini kutlayan Paskalya ile işaretlenir. Paskalya olarak bildiğimiz Hristiyan bahar bayramının kökenleri Ostara’ya dayanmaktadır. Orta Avrupa Pagan inancında, Germenlerin Ostara, Eostre ya da Eastre olarak adlandırdığı bereket, bahar ve şafak tanrıçasının ilkbahar ekinoksunda yeniden canlandığına inanılırdı. Genç bir bakire kadın olarak simgeleştirilen Ostara, gençliği, güzelliği, tazeliği, üretkenliği ve bereketi temsil ederdi. Pagan inancında “Yıl Çarkı” olarak adlandırılan döngüdeki 8 bayramdan biri olan Ostara, üremenin ve bolluğun sembolü olan yumurtalarla, rengârenk yiyecekler ve tatlılarla kutlanırdı. Pagan inancının gün geçtikçe gücünü kaybetmesi ve Hristiyanlık tarafından yasaklanmasından sonra, Ostara Bayramı da Hristiyanlar tarafından sahiplenildi ve Easter adını alarak kutlanmaya başlandı.

Londra'daki Barnet ve Southgate College'dan antropolog Cristina De Rossi, Paskalyanın, çok daha eski bir doğurganlık ve yeniden doğuş kutlaması olan Kelt Ostara festivalinden türetilmiş olduğunu, tavşanların ve yumurtaların doğurganlığın ve üremenin simgesi olduklarını belirtir.

Yıl çarkı güneşe göre belirlenen dört festivali (Kış Gündönümü, Bahar Ekinoksu, Yaz Gündönümü, Sonbahar Ekinoksu) ve 4 mevsimsel festivali (kutlama ya da önemli bir mevsim değişikliğini belirtme) içeren Wicca hareketi ve Neo-Paganizm'in sekiz Sabbatı'nın (dini festivaller) sembolüdür. Günümüz Wiccanlarının (Wicca inancını benimsemiş kimseler) öne sürdüğünün aksine, antik yıl çarkının, şu anki şeklindeki gibi olduğuna dair bir kanıt yoktur. Ancak kutlamalar şimdi çoktan kayıp olan başka bir isimle bilindiyse bile, binlerce yıl önceki Keltlerin bu önemli çark olaylarının festivallerini kutladığı açık.

Antik Kelt kültüründe, geçmişteki birçoğu gibi zaman döngüsel olarak görülür. Mevsimler değişti, insanlar öldü, ancak hiçbir şey sonunda asla yok olmadı çünkü her şey tekrarlayan doğal bir döngü içerisinde -o ya da bu şekilde- geri döndü. Modern dünyada zaman lineer olarak kabul edilse de, yaşamın döngüsel doğası kabul görmeye devam eder. Günümüz modern yıl çarkı ilk kez akademisyen ve mitoloji uzmanı Jacob Grimm (1785-1863) tarafından 1835'teki Teutonic Mythology çalışmasında ileri sürülmüştür ve Wicca hareketi tarafından 1950'ler ve 1960'ların başlarında bugünkü şeklinde düzenlenmiştir. Çark aşağıdaki kutsal günleri içerir (birçok tarih yıldan yılda esnektir):
Samhain (31 Ekim)
Yule (20-25 Aralık)
Imbolc (1-2 Şubat)
Ostara (20-23 Mart)
Beltane (30 Nisan-1 Mayıs)
Litha (Haziran)
Lughnasadh (1 Ağustos)
Mabon (20-23 Eylül)

Bu 8 festival yılın döngüsel değişiminde nelerin kazanıldığına ve nelerin kaybedildiğine kişinin dikkatini çekmek için tasarlanmıştır. Antik Mısır medeniyetindeki (ve diğerlerindeki) gibi, Keltler nankörlüğün insanı daha sonra hoşnutsuzluğun karanlığı, kibir, içerleme ve kendine acımaya yönelten “günah kapısı” olduğuna inanırlardı. Bir yıl içerisinde kişi neleri kaybettiğinin yanı sıra nelerin verildiğine şükran için durup düşünerek fakat zihninde hala değer vererek dengeyi sağlar.
Kaynak:https://www.worldhistory.org

9 Aralık 2021 Perşembe

Lotus


Lotus
Tuval üzerine yağlıboya @ Aralık2021

Lotus mitolojide kutsal olarak nitelenen yeniden doğuşu, insanı ve varoluşu simgeleyen bir çiçektir. Mitin alegorisine göre Tanrı Vishnu Hindistan krallarından birinin oğlu olan Siddhartha'nın bedeninde yeniden dünyaya gelir. Siddhartha daha doğar doğmaz yürümeye başlar ve bastığı her yerde lotus çiçekleri açar. Lotus çiçeğini kutsallaştırarak, bu ç,içeğin Siddhartha'nın büyüdükçe kazanacağı gücün ve bilgeliğin simgesi olarak kabul ederler.


Tanrı Vishnu, Hindu ve Buda geleneklerinin çatıştığı bir dönemde dünyaya gelir. Lotus çiçeğinin su yüzeyinde tertemiz kalması gibi insanların dünyada kalması gerektiğine inanan bir felsefe geliştiren Tanrı, yoga adında bir ibadet ve meditasyon yöntemi geliştirerek insanları kriz döneminden kurtarır. Hatta Hindu inanışına göre ölen insanların ruhlarının lotus çiçekleri üzerinde yaşadığı rivayet edilir. Bu anlamda lotus, ruhun saflığını ve arınmışlığını temsil eder. Çamur içinden uzayarak ışığa ulaştığı noktada çiçek açan Lotus, reenkarnasyon ve ölümsüzlüğün simgesi olur. Bu yükseliş aynı zamanda ruhun yükselişini de açıklar.

6 Temmuz 2021 Salı

Ben ve İçimdeki Chiaroscuro

 


Öfke
Masonit tuval üzerine yağlıboya,
50x70cm © Haziran2021

    Resimde parlaklık ve karanlık arasındaki vurgulu kontrast, keskin karşıtlıklar yaratacak biçimde düzenlenmiş ışık-gölge dağılımına Chiaroscuro denir. İtalyanca chiaro (parlak) ve oscuro (karanlık) kelimelerinden gelir. Işık ve karanlık dengesinin izleyicinin algısında yarattığı etkiyi kullanan bir resmetme tekniğidir . Antik Yunanistan'da 5. yüzyıla kadar uzanıyor. Rönesans  döneminde Leonardo da Vinci'den Raphael'e, Barok dönemde ise Caravaggio'dan Rembrandt'a kadar pek çok ressam tarafından  kullanıldı. İzleyicide yarattığı ruh hali açısından değerlendirildiğinde rönasans dönemi ressamları bu tekniği sakin ve dingin sahneler yaratmak için, barok dönemde ise drama ve entrika yaratmak için kullandı. Devam eden dönemlerde de örneğin Rocco dönemi boyunca, Fragonard ve Watteau gibi sanatçılar, Romantik dönemde ise pekçok empresyonist ressam ağır gölgeler ve tek bir ışık kaynağı kullanarak Chiaroscuro tekniği ile eserler oraya çıkardı.

 İtalyan Rönesansı’nda ışık ve gölge arasındaki tezatlığın vurgulandığı chiaroscuro adlı teknik, Michelangelo Caravaggio sayesinde Maniyerist dönemde yaygınlık kazanarak Tenebrizm adını aldı.   

    Chiaroscuro, gölgeler oluşturarak gerçekçi bir üç boyutlu efekt oluşturmak için kullanılır. Öte yandan, tenebrismde, drama yaratmak için kasıtlı olarak resmin en alt kısımları karanlık tutulur. Temelde, ayrım ışığın tipindedir. Chiaroscuro bir konuyu aydınlatır ve boyut yaratmak için gölgeler oluşturur. Tenebrism, bir konuyu sanki yoğun ve dar bir spot ışığı altındaymış gibi aydınlatmak için tuvalin yalnızca birkaç küçük alanını aydınlatır. Bazı resimler, özellikle Caravaggio'nun resimleri, bu iki tekniği aynı anda içerir.Tenebrizmde genellikle koyu bir arka plan tercih edilerek önündeki figürler lokal bir ışıkla aydınlanır.

    Figürlerin bir kısmı ışıkla belli edilip, geriye kalan kısımların karanlık içinde bırakılmasıyla uygulanan  tenebrizm tekniğine Öfke temalı yağlı boya tablomu çalışırken rastladım. Aslında uzun zaman elime alamadığım fırçalarımı gelişigüzel tuvalin üzerinde gezdirirken içimdeki isyanın dışa vurumuyla tablonun zeminini siyah ve yeşil karışımı bir renkle tamamen boyadım. Yeşil her zaman sevdiğim içimde yaşadığım tüm mutsuzluklara inat ölmeyen umudu, siyah ise o umudu yok etmeye and içmiş  karanlığı tuvale yansıttı. Fırçalarım karanlık ve aydınlığı o zemin üzerinde birer objeye dönüştürerek içimde varolan ÖFKE ile yüzleşmemi sağladı. 

    Kişinin kendi varoluşunu tamamlaması, hayat amacını bulması ve kendisi için yapılması gereken şeyleri yaparak hayatın akışı içinde olması, kendine duyduğu sevgiyi arttırır, duygu ve düşüncelerini olumlu yöne kanalize eder. Ancak ne yazık ki hayatın getirdikleri her zaman kolaylıkla tolere edilebilir olamaz. Olmayı istediğimizle, olanın karmaşası içten içe  dışa yansıtamadığımız ama içeride yığılan öfke dağlarının  oluşmasına sebep olur. Zaman zaman uğradığımız haksızlıklar, incitilmeler, tehditler, sevdiklerimizin kayıpları, saygı duyduğumuz değerlere yapılan saldırılar, hissetirilen değersizlikler, maruz kaldığımız aşağılanmalar, kendimizi ifade edemediğimiz zamanlar, yorgun, savunmasız hissettiğimiz yada uğradığımız hayal kırıklıkları, içimize hapsettiğimiz öfkenin dışarı taşmasına engel olabilsek bile içerilerde bir yerlerde buzdağlarına dönüşür. Biz istemeden bilinçaltımızda biriken dağları yıkmaya, yıkamayınca öfkelenmeye, öfkelendikçe yeniden savaşmaya uğraşıp dururuz. En başedilemez duruma geldiğinde istemsizce dışarı taşan öfkemizle ya dışa vurum yaşıyor yada bununla mücadele etmeye çalışıp bedenimize hasar veriyoruz. Ortaya çıkan sonuç ise dayanılmaz bir tatminsizlik, mutsuzluk, yaşama sevincinin yok olması ile depresyonun kapılarını aralıyor. Çünkü soruna değil kendimize yöneliyoruz, Yaşananları kişiselleştiriyor yükü tek başımıza omzumuza alıp devam etmeye çalışıyoruz, içimizden taşanı yutup, ağırlığıyla yaşamaya mahkûm oluyoruz. Bu durumdan kurtulmanın  yolu  paylaşmaktan geçiyor. Eğer duygunu kişiselleştirmekten kurtulup, buna neden olana yöneltirsen, öfkeyi içinde varolan umudun içinde eritebilirsen, öfkenin ördüğü karanlık duvarları yıkıp kendini özgürleştirebilirsin. Yapılması gereken adımlar, öncelikle değişimi istemek ve kendini sorgulamak olmalı. Öfke ile yüzleşmek, yaşanılan durumlara farklı açılardan bakmayı denemek, şimdiye odaklanmak ve şimdide yaşamak,kabullenmek, geçmişi affetmek, kendini dinlemek gerçek ben ile tanışmak, sahip olmadıklarınla üzülmek yerine sahip olduklarınla mutlu olmak. 

    Bu farkındalıkları eyleme geçirebilirsek, hayatın akışı içinde yerimizi bulup, umudun içimizdeki öfkeyi yenmesini sağlayabiliriz. Ancak böylelikle daha mutlu, daha özgür, daha sevgi dolu  ve daha dengeli bir ben ile tanışabiliriz. Eğer biri size bunun kolayca başarılacağını söylerse inanmayın. Ama içinizdeki umudun ışığına da güvenin. O yolunuzu aydınlatacaktır...


28 Haziran 2021 Pazartesi

İrisler

Watercolor on paper 30X42

 Eski Yunan hikayelerinde, Yunanca iris kelimesi gökkuşağı anlamına gelir. Adını, tanrıların habercisi ve gök ile yer arasında bir bağlantı olarak kabul edilen, gökkuşağında seyahat eden ve sevginin, cennet ve dünya arasındaki barışın habercisi olduğunu gösterenYunan Tanrıçası 'İris'den almıştır.
 En derin inanç, umut ve hayranlık mesajınızı iletmek için kelimeler yeterli olmadığında; İrisler sizin için gerekeni yapacaktır. Bu eşsiz ve zarif çiçek, asaleti ve yeni başlangıçları sembolize eder. Çiçeklerin dilinde, İris çiçeği aynı zamanda tutkuyu, kararlılığı ve zorluklarla savaşmak için amansız umudu simgelemektedir. Mutluluk , sevgi, nezaket ve saygının da güçlü bir sembolüdür .O nedenle yüzyıllarca kadim bir gelenek halinde mezarlara İris çiçeği ekilmesinin sebebi, sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimizle iletişim kurma isteğimiz olsa gerek...

26 Mart 2021 Cuma

Yalancı Bahar

 

Bahçedeki bahar!

Sende mi kandın 

Bir gülüşle güneşi satın alırım sandın...

Umudu sol cebine koyan!

Sırtında kışları taşısa da

Umudu  yüreğine sarıp

Ilık rüzgarların esintilerini,

Günü gelir güneşin doğuşunu kucaklar mı sandın...

DS

Tüm dünya ‘vazgeç’ dediğinde umut fısıldar:..Bir kez daha dene..

17 Mart 2021 Çarşamba

Satrançtan Hayat Oyununa

Siyah&Beyaz
Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021   
   
    Satranç; hayatın 64 kareye indirgenmiş prototipidir. Oyununun oynandığı satranç tahtası 32 Siyah ve 32 beyaz karelerden oluşur. Aynı hayat denen oyunda olduğu gibi, bu siyah beyaz kareler, yaşamın siyahları beyazlarıdır. Beyaz; iyiyi, aydınlığı, masumiyeti ve saflığı ifade ederken, siyah kötüyü, karanlığı ve acıyı temsil etmektedir.Biri diğerinin nedeni olarak vardır. Yunan düşünür Herakleitos'a göre iyiliğin varolması için kötülüğün, ışığın varolması için karanlığın, tokluğun varolması için açlığın olması gereklidir. Bu diyalektik anlayış, temel düşünesini Kant’tan alan ve Hegel'in geliştirdiği ''gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır'' felsefesini yaşamın merkezine koyar.

    Eski bir Kızılderili hikayesinde, birbirleriyle boğuşup duran biri beyaz, diğeri siyah iki kurt köpeğini izleyen çocuk, yaşlı reise kabileyi korumak için neden bir köpeğin yeterli olmadığını, ikinci köpeğe neden ihtiyaç olduğunu sorar. Reis onların iyiliğin ve kötülüğün simgesi olduğunu, iyiliğin ve kötülüğün de içimizde sürekli mücadele edip durduğunu, hangisini daha iyi beslersen, onun kazanacağını söyler.

    Evrende hareket olması için zıtlıkların varlığına ihtiyaç vardır 

    1759 yılında Adam Smith ‘Ahlaki Duygular Kuramı’ kitabında  diyalektik felsefeyi temel alarak 'ben' ile 'diğer ben' arayışını irdeler. Ona göre insan, kendisini diğeri ile paylaşmak, kendisini diğerinde inşa etmek ister.  
      
    Resim yapmayı çocukluğumdan beri çok severim. O günlerden hatırladığım en  mutlu olduğum zamanlar annemin önüme koyduğu rengarek boyalar, boyama defterleri, kağıtlar kalemler arasında geçirdiğim zamanlardır. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bütün bir gün resim yapardım. İlk atkuyruklu kız çocuğu resmi yaptığım günü hatırlıyorum. O resim hafızama kazılı.
       
    İlkokul 1. sınıfta  okuma yazmayı söktüğüm o gün 4 ekim günü hayvanları koruma günüydü ve ben bir kedi resmi yapıyordum. O kedi de hafızamda tüm güzelliği ile duruyor. 

    Uzun bir süre ara vermiştim çok sevdiğim resim yapmaya. Elim ne kalem ne de fırça tutamadığı onca karanlık yılın ardından, resme geri dönme zamanının gelmesini bekledim durdum. 


Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021
     Stefan Zweig Satranç oyunundan, 'dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu' diye bahseder.  

'İki Ben’imden her biri, yani Siyah Ben ve Beyaz Ben birbirleriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, sabırsızlığa kaptırıyordu…” 

    Satranç oyununda da, hayat oyununda olduğu gibi yenmek yada yenilmekten daha önemli olan mücadelenin içinde olmaktır. Yenilgilerimiz bize bunu öğretebilecek en büyük güçtür. 

    


Bunca yıl sonra geriye dönüp baktığımda hayat oyununun bana öğrettiği en büyük ders, kendi içine bakmanın, hünerlerin en büyüğü özündeki kusurları , yanılgıları bulmanın, görmenin , bilebilmenin ise en büyük erdem olduğuydu,


Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021
Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021











 

13 Mart 2021 Cumartesi

Ekmek Kavgası



Tuval üzerine yağlıboya 50X70- ©Şubat 2021
   
     Ekmek Kavgası
                                                                     Tuval üzerine yağlıboya 50X70 ©Şubat 2021                                     

''Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı.  Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.''


Richard Bach, Martı kitabında Jonathan Livingston metaforu üzerinden, dayatılmış, kurgulanmış, sınırlanmış bir yaşamın dışında, keşfedilecek, öğrenilecek, sınırları zorlayarak aşılabilecek, özgürleşerek anlam katılmış bir yaşamın yaratılabileceğini, yaşanabileceğini anlatır. Dünyaya gelme amacının sadece balıkçıların attığı ekmekleri yemek olmadığını düşünen ve hep daha iyisini arayan Jonathan Livingston gibi  kalbinin sesini dinleyen, hayata anlam katabilmiş, bu hayatta göründüğünden daha fazlası olduğunu bilen insanlar her zamankinden daha yüksek ve hızlı uçacaklar. 



Hepimizin içinde yaşayan gerçek Martı Jonathan'a