9 Aralık 2021 Perşembe

Lotus


Lotus
Tuval üzerine yağlıboya @ Aralık2021

Lotus mitolojide kutsal olarak nitelenen yeniden doğuşu, insanı ve varoluşu simgeleyen bir çiçektir. Mitin alegorisine göre Tanrı Vishnu Hindistan krallarından birinin oğlu olan Siddhartha'nın bedeninde yeniden dünyaya gelir. Siddhartha daha doğar doğmaz yürümeye başlar ve bastığı her yerde lotus çiçekleri açar. Lotus çiçeğini kutsallaştırarak, bu ç,içeğin Siddhartha'nın büyüdükçe kazanacağı gücün ve bilgeliğin simgesi olarak kabul ederler.


Tanrı Vishnu, Hindu ve Buda geleneklerinin çatıştığı bir dönemde dünyaya gelir. Lotus çiçeğinin su yüzeyinde tertemiz kalması gibi insanların dünyada kalması gerektiğine inanan bir felsefe geliştiren Tanrı, yoga adında bir ibadet ve meditasyon yöntemi geliştirerek insanları kriz döneminden kurtarır. Hatta Hindu inanışına göre ölen insanların ruhlarının lotus çiçekleri üzerinde yaşadığı rivayet edilir. Bu anlamda lotus, ruhun saflığını ve arınmışlığını temsil eder. Çamur içinden uzayarak ışığa ulaştığı noktada çiçek açan Lotus, reenkarnasyon ve ölümsüzlüğün simgesi olur. Bu yükseliş aynı zamanda ruhun yükselişini de açıklar.

6 Temmuz 2021 Salı

Ben ve İçimdeki Chiaroscuro

 


Öfke
Masonit tuval üzerine yağlıboya,
50x70cm © Haziran2021

    Resimde parlaklık ve karanlık arasındaki vurgulu kontrast, keskin karşıtlıklar yaratacak biçimde düzenlenmiş ışık-gölge dağılımına Chiaroscuro denir. İtalyanca chiaro (parlak) ve oscuro (karanlık) kelimelerinden gelir. Işık ve karanlık dengesinin izleyicinin algısında yarattığı etkiyi kullanan bir resmetme tekniğidir . Antik Yunanistan'da 5. yüzyıla kadar uzanıyor. Rönesans  döneminde Leonardo da Vinci'den Raphael'e, Barok dönemde ise Caravaggio'dan Rembrandt'a kadar pek çok ressam tarafından  kullanıldı. İzleyicide yarattığı ruh hali açısından değerlendirildiğinde rönasans dönemi ressamları bu tekniği sakin ve dingin sahneler yaratmak için, barok dönemde ise drama ve entrika yaratmak için kullandı. Devam eden dönemlerde de örneğin Rocco dönemi boyunca, Fragonard ve Watteau gibi sanatçılar, Romantik dönemde ise pekçok empresyonist ressam ağır gölgeler ve tek bir ışık kaynağı kullanarak Chiaroscuro tekniği ile eserler oraya çıkardı.

 İtalyan Rönesansı’nda ışık ve gölge arasındaki tezatlığın vurgulandığı chiaroscuro adlı teknik, Michelangelo Caravaggio sayesinde Maniyerist dönemde yaygınlık kazanarak Tenebrizm adını aldı.   

    Chiaroscuro, gölgeler oluşturarak gerçekçi bir üç boyutlu efekt oluşturmak için kullanılır. Öte yandan, tenebrismde, drama yaratmak için kasıtlı olarak resmin en alt kısımları karanlık tutulur. Temelde, ayrım ışığın tipindedir. Chiaroscuro bir konuyu aydınlatır ve boyut yaratmak için gölgeler oluşturur. Tenebrism, bir konuyu sanki yoğun ve dar bir spot ışığı altındaymış gibi aydınlatmak için tuvalin yalnızca birkaç küçük alanını aydınlatır. Bazı resimler, özellikle Caravaggio'nun resimleri, bu iki tekniği aynı anda içerir.Tenebrizmde genellikle koyu bir arka plan tercih edilerek önündeki figürler lokal bir ışıkla aydınlanır.

    Figürlerin bir kısmı ışıkla belli edilip, geriye kalan kısımların karanlık içinde bırakılmasıyla uygulanan  tenebrizm tekniğine Öfke temalı yağlı boya tablomu çalışırken rastladım. Aslında uzun zaman elime alamadığım fırçalarımı gelişigüzel tuvalin üzerinde gezdirirken içimdeki isyanın dışa vurumuyla tablonun zeminini siyah ve yeşil karışımı bir renkle tamamen boyadım. Yeşil her zaman sevdiğim içimde yaşadığım tüm mutsuzluklara inat ölmeyen umudu, siyah ise o umudu yok etmeye and içmiş  karanlığı tuvale yansıttı. Fırçalarım karanlık ve aydınlığı o zemin üzerinde birer objeye dönüştürerek içimde varolan ÖFKE ile yüzleşmemi sağladı. 

    Kişinin kendi varoluşunu tamamlaması, hayat amacını bulması ve kendisi için yapılması gereken şeyleri yaparak hayatın akışı içinde olması, kendine duyduğu sevgiyi arttırır, duygu ve düşüncelerini olumlu yöne kanalize eder. Ancak ne yazık ki hayatın getirdikleri her zaman kolaylıkla tolere edilebilir olamaz. Olmayı istediğimizle, olanın karmaşası içten içe  dışa yansıtamadığımız ama içeride yığılan öfke dağlarının  oluşmasına sebep olur. Zaman zaman uğradığımız haksızlıklar, incitilmeler, tehditler, sevdiklerimizin kayıpları, saygı duyduğumuz değerlere yapılan saldırılar, hissetirilen değersizlikler, maruz kaldığımız aşağılanmalar, kendimizi ifade edemediğimiz zamanlar, yorgun, savunmasız hissettiğimiz yada uğradığımız hayal kırıklıkları, içimize hapsettiğimiz öfkenin dışarı taşmasına engel olabilsek bile içerilerde bir yerlerde buzdağlarına dönüşür. Biz istemeden bilinçaltımızda biriken dağları yıkmaya, yıkamayınca öfkelenmeye, öfkelendikçe yeniden savaşmaya uğraşıp dururuz. En başedilemez duruma geldiğinde istemsizce dışarı taşan öfkemizle ya dışa vurum yaşıyor yada bununla mücadele etmeye çalışıp bedenimize hasar veriyoruz. Ortaya çıkan sonuç ise dayanılmaz bir tatminsizlik, mutsuzluk, yaşama sevincinin yok olması ile depresyonun kapılarını aralıyor. Çünkü soruna değil kendimize yöneliyoruz, Yaşananları kişiselleştiriyor yükü tek başımıza omzumuza alıp devam etmeye çalışıyoruz, içimizden taşanı yutup, ağırlığıyla yaşamaya mahkûm oluyoruz. Bu durumdan kurtulmanın  yolu  paylaşmaktan geçiyor. Eğer duygunu kişiselleştirmekten kurtulup, buna neden olana yöneltirsen, öfkeyi içinde varolan umudun içinde eritebilirsen, öfkenin ördüğü karanlık duvarları yıkıp kendini özgürleştirebilirsin. Yapılması gereken adımlar, öncelikle değişimi istemek ve kendini sorgulamak olmalı. Öfke ile yüzleşmek, yaşanılan durumlara farklı açılardan bakmayı denemek, şimdiye odaklanmak ve şimdide yaşamak,kabullenmek, geçmişi affetmek, kendini dinlemek gerçek ben ile tanışmak, sahip olmadıklarınla üzülmek yerine sahip olduklarınla mutlu olmak. 

    Bu farkındalıkları eyleme geçirebilirsek, hayatın akışı içinde yerimizi bulup, umudun içimizdeki öfkeyi yenmesini sağlayabiliriz. Ancak böylelikle daha mutlu, daha özgür, daha sevgi dolu  ve daha dengeli bir ben ile tanışabiliriz. Eğer biri size bunun kolayca başarılacağını söylerse inanmayın. Ama içinizdeki umudun ışığına da güvenin. O yolunuzu aydınlatacaktır...


28 Haziran 2021 Pazartesi

İrisler

Watercolor on paper 30X42

 Eski Yunan hikayelerinde, Yunanca iris kelimesi gökkuşağı anlamına gelir. Adını, tanrıların habercisi ve gök ile yer arasında bir bağlantı olarak kabul edilen, gökkuşağında seyahat eden ve sevginin, cennet ve dünya arasındaki barışın habercisi olduğunu gösterenYunan Tanrıçası 'İris'den almıştır.
 En derin inanç, umut ve hayranlık mesajınızı iletmek için kelimeler yeterli olmadığında; İrisler sizin için gerekeni yapacaktır. Bu eşsiz ve zarif çiçek, asaleti ve yeni başlangıçları sembolize eder. Çiçeklerin dilinde, İris çiçeği aynı zamanda tutkuyu, kararlılığı ve zorluklarla savaşmak için amansız umudu simgelemektedir. Mutluluk , sevgi, nezaket ve saygının da güçlü bir sembolüdür .O nedenle yüzyıllarca kadim bir gelenek halinde mezarlara İris çiçeği ekilmesinin sebebi, sonsuzluğa uğurladığımız sevdiklerimizle iletişim kurma isteğimiz olsa gerek...

26 Mart 2021 Cuma

Yalancı Bahar

 

Bahçedeki bahar!

Sende mi kandın 

Bir gülüşle güneşi satın alırım sandın...

Umudu sol cebine koyan!

Sırtında kışları taşısa da

Umudu  yüreğine sarıp

Ilık rüzgarların esintilerini,

Günü gelir güneşin doğuşunu kucaklar mı sandın...

DS

Tüm dünya ‘vazgeç’ dediğinde umut fısıldar:..Bir kez daha dene..

17 Mart 2021 Çarşamba

Satrançtan Hayat Oyununa

Siyah&Beyaz
Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021   
   
    Satranç; hayatın 64 kareye indirgenmiş prototipidir. Oyununun oynandığı satranç tahtası 32 Siyah ve 32 beyaz karelerden oluşur. Aynı hayat denen oyunda olduğu gibi, bu siyah beyaz kareler, yaşamın siyahları beyazlarıdır. Beyaz; iyiyi, aydınlığı, masumiyeti ve saflığı ifade ederken, siyah kötüyü, karanlığı ve acıyı temsil etmektedir.Biri diğerinin nedeni olarak vardır. Yunan düşünür Herakleitos'a göre iyiliğin varolması için kötülüğün, ışığın varolması için karanlığın, tokluğun varolması için açlığın olması gereklidir. Bu diyalektik anlayış, temel düşünesini Kant’tan alan ve Hegel'in geliştirdiği ''gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır'' felsefesini yaşamın merkezine koyar.

    Eski bir Kızılderili hikayesinde, birbirleriyle boğuşup duran biri beyaz, diğeri siyah iki kurt köpeğini izleyen çocuk, yaşlı reise kabileyi korumak için neden bir köpeğin yeterli olmadığını, ikinci köpeğe neden ihtiyaç olduğunu sorar. Reis onların iyiliğin ve kötülüğün simgesi olduğunu, iyiliğin ve kötülüğün de içimizde sürekli mücadele edip durduğunu, hangisini daha iyi beslersen, onun kazanacağını söyler.

    Evrende hareket olması için zıtlıkların varlığına ihtiyaç vardır 

    1759 yılında Adam Smith ‘Ahlaki Duygular Kuramı’ kitabında  diyalektik felsefeyi temel alarak 'ben' ile 'diğer ben' arayışını irdeler. Ona göre insan, kendisini diğeri ile paylaşmak, kendisini diğerinde inşa etmek ister.  
      
    Resim yapmayı çocukluğumdan beri çok severim. O günlerden hatırladığım en  mutlu olduğum zamanlar annemin önüme koyduğu rengarek boyalar, boyama defterleri, kağıtlar kalemler arasında geçirdiğim zamanlardır. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan bütün bir gün resim yapardım. İlk atkuyruklu kız çocuğu resmi yaptığım günü hatırlıyorum. O resim hafızama kazılı.
       
    İlkokul 1. sınıfta  okuma yazmayı söktüğüm o gün 4 ekim günü hayvanları koruma günüydü ve ben bir kedi resmi yapıyordum. O kedi de hafızamda tüm güzelliği ile duruyor. 

    Uzun bir süre ara vermiştim çok sevdiğim resim yapmaya. Elim ne kalem ne de fırça tutamadığı onca karanlık yılın ardından, resme geri dönme zamanının gelmesini bekledim durdum. 


Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021
     Stefan Zweig Satranç oyunundan, 'dünyaya hangi tanrının getirdiği kimsece bilinmeyen tek oyundu' diye bahseder.  

'İki Ben’imden her biri, yani Siyah Ben ve Beyaz Ben birbirleriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, sabırsızlığa kaptırıyordu…” 

    Satranç oyununda da, hayat oyununda olduğu gibi yenmek yada yenilmekten daha önemli olan mücadelenin içinde olmaktır. Yenilgilerimiz bize bunu öğretebilecek en büyük güçtür. 

    


Bunca yıl sonra geriye dönüp baktığımda hayat oyununun bana öğrettiği en büyük ders, kendi içine bakmanın, hünerlerin en büyüğü özündeki kusurları , yanılgıları bulmanın, görmenin , bilebilmenin ise en büyük erdem olduğuydu,


Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021
Resim Kağıdı üzerine Karakalem
30X42 Şubat,2021











 

13 Mart 2021 Cumartesi

Ekmek Kavgası



Tuval üzerine yağlıboya 50X70- ©Şubat 2021
   
     Ekmek Kavgası
                                                                     Tuval üzerine yağlıboya 50X70 ©Şubat 2021                                     

''Durgun denizin minik dalgacıkları üzerinde, güneşin altın gibi ışıldadığı pırıl pırıl bir sabahtı.  Sahilden bir mil uzaklıkta, denizi kucaklarcasına ilerleyen bir balıkçı teknesi, martılara kahvaltı zamanının geldiğini haber veriyordu. Binlerce martı, bir lokma yiyecek için mücadeleye girişmişti bile. İşte zor bir gün daha başlıyordu.''


Richard Bach, Martı kitabında Jonathan Livingston metaforu üzerinden, dayatılmış, kurgulanmış, sınırlanmış bir yaşamın dışında, keşfedilecek, öğrenilecek, sınırları zorlayarak aşılabilecek, özgürleşerek anlam katılmış bir yaşamın yaratılabileceğini, yaşanabileceğini anlatır. Dünyaya gelme amacının sadece balıkçıların attığı ekmekleri yemek olmadığını düşünen ve hep daha iyisini arayan Jonathan Livingston gibi  kalbinin sesini dinleyen, hayata anlam katabilmiş, bu hayatta göründüğünden daha fazlası olduğunu bilen insanlar her zamankinden daha yüksek ve hızlı uçacaklar. 



Hepimizin içinde yaşayan gerçek Martı Jonathan'a



26 Şubat 2021 Cuma

Narkissos

Narkissos
Resim kağıdı üzerine sulu boya

''Karanlık azalacak, aydınlık yayılacak bundan böyle; ağır ağır, günden güne...
Sonunda sabaha, ışığa, bahara kavuşacağız; 
yara bere içinde...''

    Kışın soğuk ve kasvetli günlerinin ardından, baharın ılık ve güneşli günlerinin gelmesi ruhumuza da çocuksu bir sevinç, aydınlık veriyor.  Kararmış, daralmış,yaralanmış ruhum,daracık çatlaklardan süzülen zayıf ama parlak bir ışık hüzmesinden aydınlanıp, çok derinlerden dışarı çıkmaya çalışan ilhama dönüşüyor. Beni mutlu eden ise, bu ilhamla uzun bir zamandan sonra elimin tekrar fırçayı tutabiliyor olması...

    Atölyenin bahçesinde güneş parladıkça, enerjisini sadece insanlara değil tüm canlılara yaydığını gözlemliyorum. Üzerimize  karabasan gibi çökmüş karanlığın, karamsarlığın, umutsuzluğun enerjisi dağılıp aydınlığın, iyimserliğin, umudun enerjisine dönüşüyor. Doğaya dikkatle baktığınızda tüm canlılarda başlayan canlanmayı görebiliyorsunuz.

  Bahçede soğuk kış günleri boyunca kış uykusunda olan gülün uyanıp tomurcuklanmaya başladığına, yine geçen bahardan beri boş duran kuş yuvasına bir kumru ailesinin yerleştiğini ve üstelik iki küçük yumurta ile yeni doğacak bebeklerini beklediklerine şahit olmak, hayata olan bağlılığımı arttırıyor.



    Bahçede mis kokusuyla çiçeklerinin ihtişamıyla, tartışmasız güzelliğini duyularımıza cömertçe sunan nergis çiçeklerini görünce dayanamadım. Çiçeklerinin ağırlığını incecik dalı kaldıramamış olsa gerek , iki dal sapından eğilmiş görünce bu iki dalı koparıp daha uzun yaşaması için bir bardağa suya koydum... Yetmedi sonsuza kadar yaşaması içinse resmini yaptım.  
Ve ben galiba ölümsüzlüğün sırrını buldum...  


   Nergis, filizlenen ilk tohumlardan biri olduğu için baharın gelişini müjdeler. Nergis çiçeğinin antik yunan tanrıları ile ilişkilendirilen bir hikayesi var. 

     Narkissos (Nergis) sudaki yansımasına âşık olup, aşkından eriyip,  nergise dönüşen bir gencin öyküsüdür. Yunan mitolojisinde Ovidipus ‘un aktardığı hikayeye göre, Narkissos, Su Perisi ve Nehir Tanrı’sının oğluydu. Narkissos’un güzelliği onu gören herkesi hayran bırakırdı. Ancak o kimseye yüz vermez, hepsini reddederdi.

    Bir gün Olimpos dağının perilerinden Ekho ona görür görmez aşık olur, Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Echo kendisini bu aşka öyle bir kaptırır ki,  günden güne eriyerek sonunda kendisinden geriye sesten başka hiçbir şey kalmaz ve  bir gün onun da kendi gibi karşılıksız bir sevgiye yakalanmasını dileyerek yok olur. Bedeni kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dedigimiz yankılara dönüşür.

    Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma cok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün intikam tanrıçası Nemesis, Ekho’nun dileğini yerine getirir
ve sıcak bir günde çeşmeden su içmek için Narkissos’un suya eğilmesini sağlar. Suda kendi yansımasını gören Narkissos gördüğü güzellikten gözlerini bir türlü alamaz ve kendine aşık olur. Narkissos ellerini bu kusursuz güzelliğe doğru uzatır ama dokunamaz. Aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne aşkından erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek Narkissos yani Nergis'tir.

Ruhumuza nergis çiçeği açtıranlar olsun etrafımızda...

Sevgiyle kalın