Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2023 Cumartesi

Seyir - Piraye


Yaşam, bir seyir esasında. Sen seyir eden misin, seyreden mi bu alemde? 
İnsan her ikisi de !


Kitap okumak bir tutku benim için. Okumasını bitirdiğim kitaplar zihnimde kategorik bir sıralamayla yerlerini bulur. En tepede olanların yeri kolay kolay değişmez. İtiraf etmek gerekirse çok büyük beklentiyle okumaya başlamamıştım Piraye'nin son romanı Seyir'i. Kızım önce başladı okumaya. Bir süre sonra 'çok depresif , beni olumsuz etkiliyor' diyerek bana bıraktı. Başladım okumaya. Kızımın depresif olarak nitelediği başlangıç bölümleri, o kadar başarıyla yazıya dökülmüştü ki, okurken romanın kahramanı Mina oluveriyordum ve düşüncelerim, davranışlarım elimde olmadan O oluyordu.


" Kaçtığın kendinsin nafile. Her yer sensin. Hepsi senin..."


Kendinin değersiz olduğuna inandırmış bir kadın Mina. Küçük yaşlardan beri yaşadıkları hayat deneyimlerine zihninin oluşturduğu kendi ile ilgili ‘değersizlik’ kararına kendini inandırmış bir kadın. Tek kurtuluşunu bir erkek tarafından önemsenen, sahiplenilen ve istenilen olduğuna inanmış.

"Yaşam gerçek olmayan ne varsa sende, her gün sana onu gösterir. Gelen hep sensindir. Hep kendini getirir sana, ‘Kendine gel!’ diye. Bütün o savunmaların, saklanmaların, kaytarmaların, ters yöne kaçmaların, sözde korumak için kendini dışarıya saldırmaların ne denli boş olduğunu sana yeniden yeniden gösterir. Yine yakalanırsın, yine gelir kapına. Çünkü ‘soru’n hep aynı yerden gelir:Kendinden. Bu nedenle cevapları dışarda arayarak değil, kendini okuyarak çözebilir insan. Yaşam senin için aslında hep tek ve aynı soruyu yineler: ‘Var mısın’?"

Elimden bırakamadığım onca gün boyunca melankolik bir ruh haliyle devam ettim okumaya. Derken dönüşüm başladı. Mina dönüşürken ben de kendimde yaşadım o dönüşümü. Daha fazla spolier vermek istemiyorum. Ama bu kitap son yıllarda okuduğum kitapların içinde en üst sirada beğeniği haketti.
Kitapta altı çizilecek pek çok çümle var. Bir kaçı şöyle:


"Eksiktim ben. Bir şeyler yoktu bende, ama ne? Olmayan her ne ise tam kalbimin orta yerinde, orada bir oyuk oluşturmuştu sanki..."



"Olumsuz duygular Can'ının uyarısıdır sana. 'Gerçekten saptın, burada değilsin, benimle değilsin' der âdeta bilince. Evde olduğunda, merkezindesin, Can evindesin, oradayken her şey hep yolunda."


"Her şey böyle normalken, insanın içi bir anda burkuluveriyor, bir düşünceyle savruluveriyorsun, kayıp gidiyorsun can evinden."


" Özgürlüğün bilinmezliği, içerisini zaten bildiğin hapishaneden, cehennemden daha korkunç gelebilir bazen insana. Zihin tanıdık olanı sever."

24 Mayıs 2015 Pazar

Kayboluş



Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı ,saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun…
Georges Perec


Eserde en yakınlarını kaybeden bir çocuğun bir ömür süren derin hüznünün ve doldurulamayan boşluğunun, gülünç öğelerle sarıp sarmalanarak, saf bir edebiyat beklentisi içinde olanların tadına varacakları edebi oyunlarla aktarıldığını görüyoruz. Bir başka açıdan bakıldığında da komplolarla, şaşırtıcı hayatların şaşırtıcı sonlarla bitimlerine tanık olduğumuz fantastik bir öyküdür bu. (Mavrokhordatos ailesinin bütün fertlerinin yok edilmesi) Ama bildiğimiz romanlardan farklı, içinde edebi anlamda çok az şeyin olmadığı çarpıcı bir “başyapıt” la karşı karşıyayız.



”Bu kitapta can alıcı ortak noktaya sahip sayısız sözcük kullanılamamıştır: Kayboluş’ta, ‘altıncı harfin’ romana hiç sızmayacağı bir yapı kurmuştur yazar. Büyük paradoks: Çok sık karşılaşılan bir harfin asla okur karşısına çıkmayacağı bir roman yazmaya soyunan yazarın adında dört posta o harfin bulunması. Daha büyük paradoks: İnanılması güç bir ön kuraldan yola çıkmış olmasına karşın, romancının son yarım yüzyılın başyapıtlarından birini yaratması. Kayboluş, harfin sayıyla çarpıştığı, sıfırla sonsuzun birbirini hırpaladığı bir yazı okulunun, Oulipo’nun doruk noktalarından biri. Kayboluş; lirik, akıl dolu, hinoğluhin bir roman.”
Enis Batur

6 Eylül 2013 Cuma

Kargodan Çıkanlar



Godot'u Beklerken; Samuel Barclay Beckett



Ütopya; Thomas More 
Aradan neredeyse 500 yıl geçmesine rağmen, insanlığa, bütün dillerde taht kuran “Yok-ülke ” anlamındaki “ütopya” kavramını armağan eden ve eseri Ütopya'yı yunanca qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türeten More, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti hayali olarak kurgulamış.

Kriton, Platon 
Kriton yunan filozof Platon tarafından yazılmış, şehrin tanrılarına inanmayışı ve gençlerin ahlakını bozması gerekçesiyle yargılanan Sokrates’in davası sonucunda çıkan idam kararının ertesinde, öğrencisi aynı zamanda onunla yaşıt ve onun gerçeklerine ulaşamamış bir arkadaşı olan Kriton’un onu hapisten kaçmaya ikna etmeye çalışmasını konu alan bir diyalog.

Bütün Yapıtları(Kağnı,Ses,Esirler), Sabahattin Ali
Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözlerini dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilade görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?

Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
Yazar, Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi (1979) ve Hayır(1987)’dan oluşan Dar Zamanlar üçlemesinde,1938’den 1980’lere uzanan dönemin toplumsal, politik dönüşümlerini, aydınlar arasından seçtiği karakterlerin kimliklerine yönelik sorgulamalarıyla  Ölmeye Yatmak romanında ,merkeze koyduğu kimlik olgusunun, karakterlerin arayışlarını, sorgulamalarını yansıtmaktadır.

Toplu Öyküler (Bozbulanık, Topal Koşma, Menekşeli Bilinç), Nezihe Meriç
Kendisine "nezim" diye hitap edilmesinden hoşlanan,  şiirsel bir anlatım tarzı olan, çağdaş türk edebiyatının ilk kadın öykücüsü. Eşsiz anlatımı, üretkenliği ve yaşam sevinciyle örnek alınması gereken bir eebiyatçı.

Semaver, Sait Faik Abasıyanık
"Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. semaver ne güzel kaynardı." 
Gene isimsiz insanların mütevazı düşleri, duyguları, umutları. Sait Faik, “Semaver” adlı eserinde dönemin bozulan ve aksayan yönlerini eleştirici bir tarzda kaleme almıştır. İlk hikâyelerinde, olaylara toplumsal bir açıdan bakarak, gözlemci gerçekçiliğe yöneldiği görülür.
"Namuslu adamdı Sait Faik, ömrü boyunca namuslu kaldı. Yalnız namuslu olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzında da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslemek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..." Yaşar Nabi
"...Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir."
diyen büyük yazarın; ilk kez 1936 yılında yayımlanan hikaye kitabı Semaver yeniden gözden geçirilerek yayına hazırlandı.

Bütün Şiirleri, Orhan Veli
Garip akımıyla Türk şiirine yepyeni bir soluk getiren, Orhan Veli, Bütün Şiirleri ile Yapı Kredi Yayınlarında. Bütün Şiirleri, Orhan Veli'nin Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi ve Karşı adlı şiir kitaplarındaki şiirlerin yanı sıra, kitaplarına girmeyen ve sağlığında yayımlamadığı şiirlerinden oluşuyor. 

Liste tamam kargodan bugün geldi siparişimiz. Bunlar benim tercihim değil, kızımın bu sene okuyacağı kitaplar. Ancak ben ondan fazla özendim. Elimdeki bitirince sıraya girecekler. Tartışma ve düşünce fırtınası yaratamak için bulunmaz fırsat.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Birikenler


Mim'i sağlıklı beslenme konusunda araştırmalarımız karşımıza doğa hakkında bilmediğimiz o kadar inanılmaz bilgiler çıkarıyor ki. Son olarak Hurma'nın inanılmaz gerçeğini öğrenip yine hayretler içinde kaldım. Hurma ağacının dişil ve eril olarak farklı olduğu biliyormuydunuz. Eril olan hurma cinsinin yaprakları yukarıya doğru kısa ve dik, dişil olanın ise aşağıya doğru sarkık ve uzun oluyormuş.. Sadece dişil olan hurma ağacı meyve veriyor. Hurma ağaçlarının bir diğer inanılmaz özelliği diğer ağaçlar gibi çekirdekten yetişmemesi. Aynı insan gibi yavru vererek ürüyorlar.                                                   
                                                                          

Kış mevsiminde eril hurma ağacından alınan polenler dişil hurma ağacının tepesinde oluşan yarıktan içeri konuyor ve üzeri sarılarak kapatılıyor. Bir süre sonra dişil ağacın gövdesinde çıkan filiz anne hurma ağacının yanına dikiliyor. Yeni yavruyu annenin görebileceği bir yere dikmek zorundasınız. Yoksa yavru ölür, anne de küsüyor ve meyve vermiyor. Ağacın yavrulama adedi de ortalama bir insanın yavrulama adedi kadar. Hurma ağaçlarının biyolojik yapısını okudukça, bir  insanın özelliklerine ne kadar benziyor diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Besin değeri olarak bakıldığında ise ihtiva ettiği  yag, protein, vitamin, mineral vb. değerler insan bünyesinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan tüm gıda değerleridir. Bir insan başka hiçbir şey yemeden sadece hurma ile bedeninin uzun süre yaşamasını sağlayabilir.

Son zamanlarda yaşadıklarım, doğanın bana kendini hisettirmesinin bir şekliydi gibi geldi.




"Bazen doğa kendini hissettirmek ister" The Fault in Our Stars türkçeye Aynı Yıldızın Altında olarak çevrilmiş John Green'in kitabı okuduğum en özel kitaplardan biriydi. Bitmesini hiç istemedim. Sona doğru hem okumayı istiyor hem de bitmemesi için ağırdan alıyordum.

Time dergisi tarafından 2012 yılının en iyi romanı seçilmesi, New York Times'in , Amazon ve Indiebound'un en çok satanlar listesine girmesi yada Fan Artı en çok yapılan kitap olması değil benim için özel anlam taşıması. Konusu itibariyle bana, içinde bulunduğum haleti ruhiyeyi ayna tutar gibi göstermesi, bir nevi katharsis yaşayıp tekrar ve güçlenerek geri dönüşümü yaşattığı için özeldi.

Kitabı bitirdikten sonra değil etkisinde kalmak, karşımdaki insanlarla bir "Hazel Grace Lancaster" olarak iletişim kurmaya başladım. Onun gibi düşünmeye, onun gibi cevaplar vermeye... Ne demek istediğimi ancak kitabı okursanız anlayacaksınız. Uykuya dalar gibi aşık olmayı, dünyanın bir dilek gerçekleştirme fabrikası olmadığını, bazı sonsuzların başka sonsuzlardan büyük olduğunu, nostaljinin yan etkilerini, sevginin boşluğa atılan bir çığlık olduğunu ve unutulmanın kaçınılmazlığını, herkesin ölüme mahkum olduğunu ve tüm çabamızın toza dönüşeceği o günü, bir insana yetmenin ne demek olduğunu, bu dünyada incinip incinmeyeceğine dair tercih yapma şansımızın olmadığını ancak bizi kimin inciteceğini seçmeyi, erkeklerin neden erkek filmi sevmemizi beklediklerini düşünerek uzun süre dolandım. " Kalp neredeyse yuva oradadır" sözü üzerine darmadağın oldum. Sizin kalbiniz ve yuvanız aynı yer mi? Yoksa sizde mi darmadağınsınız?

Kitabın yazarı John Green okuduğum üslubunu en beğendiğim nadir zeki yabancı genç yetişkin romanı yazarı. İtiraf etmek gerekirse, kitabı okumak isteyen kızımdı. Ancak başına bir göz atınca yazarın üslubu beni çekti ve kitabı elimden bırakamadım. Yazarın sadece iki kitabı türkçeye çevrilmiş, diğeri Alaskanın Peşinde ( Looking for Alaska). 


John Green ayrıca kardeşi Hank’le birlikte muhteşem bir edebiyat crash-course'u yapıyor. Hazırladıkları, Nerdfighters isimli bir video blogu var. Bundan elde ettikleri gelirleri gelişmekte olan ülkelerde yoksullukla savaş, ağaçların dikilmesi gibi projeler için harcamışlar.


Her zaman oturup yazamıyorum birikenleri hazır yazmaya başlamışken arka arkaya sıralıyorum umarım sıkmam. istanbul'un o rutubetli sıcak yaz öğleden sonralarından birinde Mim'le beraber kendimizi boğazın serin rüzgarına bırakmak için Kuzguncuk sahilinde oturmuş demleniyorduk ki çengelköy tarafından gelen rengarenk yatların yelkenlerini açmış boğazı nasıl şenlendirdiklerine tanık olduk. Öğrendiğimize göre bu yıl 42. si düzenlenen TAYK-Deniz Kuvvetleri Kupası Açık Deniz Yat Yarışları imiş. Hemen objektife sarılıp boğazın şenliğini ölümsüzleştirmek istedim. Çeşme'de sona eren yarışın galibi "Define" isimli yat olmuş bu arada:))






Bizimkiler yer kapma yarışında. Bu alışveriş sepetini çok seviyorlar ama artık yer kavgasından bıktıkları için kim pes edecek oyunu oynuyorlar. Genelde pes eden snow oluyor. Çünkü anne daha dominant karakter.




Bahçemizin çiçekleri. Çocukluğumdan beri pek severim bu çiçekleri. Şimdi tam zamanları. Rengarenk açtılar. Cıvıl cıvıl değiller mi??


Veee temmuz dolunayı. Yılın en etkili Dolunaylarından biri. Ay Kova'nın ,0 derecesindeyken gerçekleştiğinden Kova burcunda. Astrologlar, birikmiş eski işlerin, kapanmamış hesapların, ertelenmiş yükümlülüklerin kaygılarından, ezilmişliğinden uzaklaşarak kendimize duygularımızdan arınmış aklımızla bakacağımız, yüzleşeceğimiz bir döneme gireceğimizden bahsediyor. Yani biraz depresif ve endişe verici bir durumda başlasak da,uzun süredir taşıdığımız yüklerimizi sırtımızdan atabilelmek için çözümler üreteceğimiz bir Dolunay dönemiymiş. Hadi ne duruyoruz başlayalım. nasıl mı? Yüksekçe ama bayağı yüksek bir yere çıkalım. Çıkarken ceplerimize taşlar dolduralım. Sonra doruğa vardığımızda cebimizdeki taşları teker teker, her biri hayatımız boyunca sırtımızda taşıdığımız yükler, sorumluluklar, hesaplar, pişmanlıklar, işler, kişiler olduğunu varsayarak fırlatalım gitsin. Bakın ne kadar rahatlayacaksınız. ben yaptım. Çok işe yarıyor. Denemesi bedava.



Sevgiler






 



8 Ekim 2012 Pazartesi

SENDEN NE ZAMAN VAZ GEÇTİM ?

SENDEN NE ZAMAN VAZ GEÇTİM ?

Kötü zamanlarımda yanımda olmadığın zaman vazgeçtim..
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim...
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim...
...
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim..
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim...
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim....
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim....
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim....
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “SEN” olduğun için vazgeçtim....
Bencil olduğun için vazgeçtim...
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi...
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım...
Bu yüzden ben de SENDEN vazgeçtim...

FRİDA KAHLO sevgilim,dostum,anam,babam,çocuğum, kocam,eşim, dünyam,evrenim, kendim dediği ve deliler gibi sevdiği kocası Meksikalı Michalangelo olarak anılan DİEGO RIVERA ya yazdıklarını okuyunca... Paylaşmalı ve üzerine düşünmeli.... 

5 Ağustos 2012 Pazar

Gizli Anların Yolculuğu Ayşe Kulin

Bu kitap bizimkilerin anneler günü hediyesiydi. Bir iki gün önce anca sıra geldi. Kapak arkasında bana yazılmış özel notta, Ayşe Kulin'i severek okuduğum için bu kitabı özellikle seçtiklerini yazmışlardı. Evet Ayşe Kulin'i severim, çünkü zorlanarak okuduğum felsefi değeri yüksek, alegorik ya da üzerinde düşünmemi gerektiren çok fazla kelime barındıran kitaplar beni romandan alıp başka dünyalara götürür bir müddet sonra yorulduğumu hisseder okumaya ara veririm. Sindirmem lazımdır. Oysa araya serpiştirdiğim Ayşe Kulin tarzı romanlarda tam tersi romanın içine girerim. Ustaca kurgulanmış hayatın içine dalar, kitabı okumayı bıraksam da o hayatın içinde yaşamaya devam ederim. Bu bana inanılmaz bir haz verir.

Gizli Anların Yolcusunu okurken de aynı kolaylıkla romanın kahramanlarının yaşamına daldım. Sayfalar ilerledikçe, tanıdık olduğum Ayşe Kulin anlatımı olsa da nasıl desem,belki romanı bir erkek karakterin ağzından anlatıyor olması, daha önce hiç girmediği kadar ayrıntılı olarak ele aldığı kadın-erkek ilişkileri ve yakınlaşmaları zaman zaman gerçekten bu Ayşe Kulin tarafından mı yazılmış şüphesi uyandırdı bende. Yine de 427 sayfalık roman bütün okuduğum Ayşe Kulin kitapları gibi 48 saatte gece uykusuz kalma pahasına bitirildi.

Romanın her konu başlığında Tekin Gönenç'in kaleminden çıkmış şiirin satırları hoş bir duygu veriyor okura.  Kitap sonla başlıyor ve kahramanın ağzından anlatılarak son buluyordu.  Her bölüm sonu ve bölüm başı arasına konulan geçiş zamanı algılamayı kolaylaştıran bir ustalıkla yerleştirilmişti. Romanın içinde yazılmış bir başka romanın basımıyla ilgili sürecin ustaca anlatıldığı kısımları çok beğendim.

"Hüzün duman rengidir. Yağmur öncesi gök, bu nedenle hep hüznü ve annemi çağrıştırır bana."

"Hayallerimi ben secdeye vardığımda kurardım.Dizimin üstünde doğrulup iki elimi duaya açtığımda kurardım.Allahım derdim senden başka kimsem yok, bari sen anla halimden. Beni kurtar,Beni kurtar,Beni kurtar. Beni babamın pençesinden, hocanın değneyinden, bir de Taci'nin şehvetindenkurtar. Bana bir yol göster, bir kapı arala,bir incecik umut ışığı..."

Yazarın romanın içine yerleştirdiği C.S Tarancı şiirlerine, Richard Bode'nin Ustam Rüzgar romanından alıntıladığı cümlelere, yer yer serpiştirdiği ingilizce deyimlere, Beyoğlu, Newyork, Singapur ve Çin'i tasvir ettiği bölümlere ise bayıldım.

"Rüzgarla bütünleşmek, insanı tüm ahlaki yargılarından arındırıp, dünyayı evi olarak algılamasıdır.Rüzgara uymayı rededen bir denizci,görme, düşünme,hissetme ve içine düştüğü açmaza karşılık verme yeteneğinden yoksun kalır."

"Tersine akıyordu hep içimin ırmakları"

"Nasıl bir Matruşkaydı şu benim memleketim.Güneyinde tangalı turistlerin arasına karışıp denizin, kumun, yazın keyfini sürmüşlüğüm çok vardı da bir başka kapak kaldırıldığında beliriveren siyah-beyaz dünyanın yabancısıydım.Kar beyazı üzerinde, kara çarşaf siyahı"

"Normal bir zaman diliminde yaşamıyorduk.İktidar hoşuna gitmeyen her kurumu ve kişiyi mahvetme usullerini çok iyi kullanıyor.kendi görüşlerine karşı olanları sindirmeyi büyük bir maharetle başarıyordu.Bir zamanlar okumuş olduğum kitaplarda ki, izlediğim filimlerdeki geleceğe dair ürkütücü durum gerçekleşivermişti sanki. Ülke kocaman bir gözaltı halindeydi. Telefonlar dinleniyor, insanlar sudan sebeplerle tutuklanıyor,tutuklulukları yıllara yayılıyordu."

"İnsanoğlu ne yaparsa yapsın, vakit geldiğinde,doğduğu gibi ölüyordu işte! Bu kesin emre ne para, ne güç, ne kudret ne de dualar karşı gelebiliyordu."

"Fırından çıkmış ekmek gibidir yeni basılmış kitap"

"Aşk ne kural, ne ferman dinliyordu, ne ayıp, ne de günah!Duygularına sınır tanımayan biz insanlar, inatla yapımıza, ruhlarımıza aykırı kurallar koyuyor, ayıplar icat ediyor, kendimizi kendi imalatımız kozaların içine istifliyor, sınırlıyor, kısıtlıyor, sonra da bunun ceremesini çekiyorduk?En yakınımızla olan ilişkimizde bile riya vardı üstelik.Ey insanoğlu! Ne onulmaz bir mazoşistsin sen,koyduğun kurallarla sadece kendini incitiyorsun."

"Hangi hayali ülkede yaşıyorsun sen? Hoşgörülü ve sevecen halk masalını bana anlatma. Türkler kendilerine benzemeyen insanlarla komşu olmak istemezler. Ne müslüman olmayanlara, ne eşcinsellere, ne nikahsız yaşayanlara tahammülleri vardır.Türbanlılar türbansızı, başı açıklar, tesettürlüyü mahallesinde istemiyor.Türklerin yarısından çoğu, Yahudileri, Hıristiyanları ve başka dinlere mensup olanları sevmiyor.Bırak başka dinleri, Alevilere bile anlayış gösteremiyoruz."

"Hendel'in Lascia Ch'io Pianga'sının insanın yüreğini paramparça eden melodisi, Farinelli'nin sesinden küçük odanın duvarlarında yankılanarak patlıyornve castratonun kederini halıya,mobilyalara,duvardaki resimlere bulaştırıyordu"

Ayşe Kulin'in benim de en sevdiğim klasik müzik bestecisi Hendel ile Farinelli filminin kahramanıyla özdeşleştirdiği final bölümü kitabı uykuya meydan okuyarak soluksuz bir çırpıda okuyup bitirdiğim bir romana dönüştürdü. Roman hakkında yapılan eleştirilerin çok ağır olduğunu düşünüyorum. Bazi noktalarda, çok fazla gereksiz ve yerine oturmamış senaryoda çıkıntılık yapan bölümlerin olduğuna katılıyorum. Final bölümüne gelene kadar aheste getirilmiş bir senaryonun alelacele karalanmış bir acelecilikle bitirilmiş olması da kabul. Ama bu Ayşe Kulin'in ustalığını görmezden gelmek ve anlatımındaki sürükleyici ve yalınlığı gözardı etmek için yeterli bir excuse olamaz. Neticede ben bu romanı okurken keyifli zamanlar yaşadım. Sadece bunun için bile yazarı alkışlamak istiyorum.

Sevgilerimle.DS

25 Mart 2012 Pazar

Hayatınız kaç sayfalık roman olur?

Hiç bitsin istemedim. Her sayfasını, her satırını, her cümlesini, her kelimesini ağır ağır okudum,  Onunla yılları, ayları, günleri,saatleri anları bir solukta yaşadım....

Biyografi yazarının yaptığı şeyin, bir ölüye kendi sözcüklerini, kendi nefesini, hatta bazen kendi belleğini ödünç vererek onu diriltmeye çalışmak olduğunu düşünmüşümdür hep. Konusunu da asla bir tesadüf eseri seçmez! 

İşte böyle bir şey, yazarı Liz Behmoaras kaleminden Suat Derviş'i okumak.

Kitap bir biyografi. Yazar'ı kimi zaman, Suat Derviş'in babasının aile yadigarı Moda'da ki konaklarında, kimi zaman, ıtır ve kekik, lavanta nane kokularıyla, serçe ve saka kuşlarının cıvıltıları arasında özgür ve neşeli çocukluğunun yazlarını geçirdiği mavi ve yeşilin aşkını anlatan Çamlıca'nın tepelerinde, çoğu zaman 1900 lü yılların başlarında Osmanlı Devleti'nin, sonraları Cumhuriyet dönemi Türkiyesi'nin içinde bulunduğu tarihsel ,toplumsal, ekonomik, sosyolojik yaşamı sürükleyici bir anlatımla aktarılmış.

Babası Fransa Lyon'da tıp eğitimi alırken, istibdad'a baş kaldırdıkları için, Osmanlı Devletinden kaçıp Fransa'ya sığınanların oluşturduğu Jön Türk hareketine katılmış ve yurda döndükten sonra İttihat ve Terakkiciler arasına katıldığı söylenen İstanbul Üniversitesi Tıp fakültesi jinekoloji profesörü İsmail Derviş, annesi Sultan Abdülaziz’in Mızıka-yı Hümayun Orkestrası şefi Kamil Bey’in kızı Hesna Hanım.Osmanlı aristokrasisine mensup bir ailenin kızı  Suat Derviş,  liberal, gerçekçi idealist, ilkeli, toplumcu bir  feminist gazeteci/yazar.

Ablası Hamiyet ile yabancı özel öğretmenlerden aldığı müzik ve yabancı dil derslerinde, piyano başında ya da anadili gibi Almanca ve Fransızca konuşurken, babaları arkadaş olan , Suat'a aşık olduğu yıllarda,  onun adına"Gölgeler "şiirini yazan  Nazım Hikmet'le  edebiyat sevgisini paylaşırken, ülke siyaseti hakkında tartışırken, üniversite okumak üzere ailesi tarafından Berlin'e konservatuar eğitimi için gönderildiğinde,   yüreğinin sesini dinleyip edebiyat ve felsefe fakültesine kaydını yaptırırken, gazetelere yazdığı çeşitli yazıları yazarken, Suat Derviş ile  değişen dünyaların, kültürlerin, düşünce ve ideallerin dünyasına dalıyorsunuz. Bu arada geçen tarihsel süreçte Osmanlı modernleşmesinden, Türk burjuvazisinin oluşumuna geçişi barındıran gelişmeleri de yakalıyorsunuz.

1930-32 yılları arasında Hitler'in iktidara gelmesinin ardından Berlin'de yükselen Nazi baskılarını yaşamış ve dayanamayıp Türkiye'ye döndükten sonra devam ettiği gazetecilik mesleğinde yurt dışına çıkan ilk kadın gazeteci olarak Tan Gazetesi’nde II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’nın politik çekişmelerini izlemek üzere Rusya'ya gitmekle görevlendirilir.  Rusya’da gördükleri, yaşadıkları, öğrendikleri siyasi görüşlerinde dönüm noktasıdır. Tarihinin yaşayan şahidi olarak yaşamını allak bullak eden, seçtiği ve ölünceye kadar bu uğurda mücadele etmeyi asla bırakmadığı ideolojisinin arkasında dimdik ve inatla durduğu yaşamının 1905-1972 tarihleri arasına, Suat Derviş'le seyahat ediyorsunuz.

İlk evliliğinde yaşadığı kişilik kavgalarını, modern, ilerici, eşitlik ve özgürlükçü ilkelerle beslenmiş kişiliğiyle yaptığı evliliklerin aykırılığını sorgularken, Mustafa Kemal’in teyzesinin oğlu olan dördüncü eşi Reşat Fuat Baraner ile mutluluğu yakalamasına tanık oluyorsunuz.  1941'de birlikte çıkardıkları sosyalist görüşlü Yeni Edebiyat dergisi, bir yandan Orhan Kemal, Atila İlhan,  A.Kadir, Mehmet Seyda, İlhan Tanus, Hasan İzzettin Dinamo gibi dönemin bir çok genç yazar ve şairinin yetişmesine  olanak yaratırken, diğer yandan eşinin tutuklanmasına, ömrünün sonuna kadar gözaltında tutulmasına, hayatının alt üst olmasına neden olan dönemde  umutlarının tükendiği noktada Fransa'ya giderek küllerinden yeniden doğan bir Suat Derviş ile , 1953-1963 yılları arasında Fransa'nın o döneminin toplum, edebiyat ve siyaset hayatını , Ablası Hamiyet ile daha sonra Türkiye'de "Ankara Mahpusu " olarak yayınlanacak "Zeynep İçin"adlı romanı fransızca yayınlanınca ünlü fransız edebiyatçılardan müthiş eleştiriler alışını hayretle izliyorsunuz. Yine fransızca yazdığı, döndükten sonra kendi eliyle senaryolaştırdığı "Fosforlu Cevriye" romanının sinemada kazandığı başarıyı gördükten sonra, 1972'de son yolculuğuna, arkasında 328 sayfalık bir romana sığmış bir yaşam, sayısız roman, makale, köşe yazıları bırakarak gönül rahatlığıyla gitti Suat Derviş.

"Bir insanı kalıcı yapan, geride birkaç eser bırakmasından çok, yaşayıp etkili olması ve yaşayıp etkili olmaya başkalarını da sevketmesidir"   
GOETHE

Bazı insanlar vardır, çağının çok ilerisinde doğmuş, etrafına ışık saçmış, asla kaybetmek istemediğiniz ancak değiştiremeyeceğiniz gerçeğe tevekkülle boyun eğdiğiniz  ve... kitaplar vardır, okumaya doyamadığınız ama sayılı sayfalarının teker teker çevirerek okuduğunuz, bir rafta gözünüze ilişen , sizi seçen kitaplar...Sizi seçen kitap, zaman tünelinde farklı hayatları, yaşanmış, tarihin içinde bıraktığı yerden geriye doğru yanına alıp zaman tünelinde geçmişe sürükler adeta.. Kitabın kahramanıyla o gülerken, güler, ağlarken ağlarsınız. Bu bir anlamda  ölümsüzlük değil midir? Hayatınızın bir romanda okuyucu tarafından tekrar tekrar yaşanılır olması sizi tarihin derinliklerinden sonsuzluğa taşımayı sağlamaz mı?
Ama aslolan yaşamaya ve anlatmaya değecek bir yaşam sürmek olsa gerek... Aynı. Suat Derviş gibi..

                                       GÖLGELER
"Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını
Bir kere eğemediğim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim hiçliğine ruhunun
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde dolup çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor

Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben
O bana kendisini gülerek naklediyor
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir yahut ben çıldırmışım
Ben ki bir çok kereler kırılmışım, kırmışım
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı;
Birden onun yüzüne haykırmak ihtiyacı
Alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim!
"
                                                                                            Nazım Hikmet

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Abdülmecit

Tarihin tozlu  raflarda saklı yaşanmışlıkları soğuk sayfalarından çıkarmanın ötesinde bir zamanlar yaşamış insanların kişiliklerini bugün yaşayan insanların zihinlerinde ete kemiğe büründüren ve hatta geleceğe taşıyan kitapların gizemi, tadı, heyecanı, benim hep bu tür kitapları sevmemi sağlamıştır. Sonsuzluğun içinde bir nokta gibi olan hayatların  gerçekle, hayal arasında gidip gelen gizemi, yazarın kaleminde zamanı silerek sizi içine çeker. . Kenize Murad, Nermin Bezmen, Ayşe Kulin gibi Hıfzı Topuz'da yazdığı pek çok tarihsel içerikli romanda olduğu gibi  Abdülmecit isimli kitabında da gazetecilik, araştırmacılık ve yazarlık ustalığını konuşturmuş.
Kitap 16 yaşında Veliaht Abdülmecit'in, babası İkinci Mahmut'un 2 Temmuz 1839 günü ölümüyle başlayıp , 1861 yılında veremden ölümüne dek süren padişahlık döneminin siyasal, ekonomik, sosyal gelişmelerini izlerken, diğer yandan, Abdülmecit'in duygusal dünyasına girerek, yazarın yarattığı zaman tüneli sayesinde kendinizi o dönemde yaşarken buluyorsunuz. Tanzimat Fermanı'nın nasıl ilan edildiğine, Darülfünun'un kuruluşuna, harem hayatına, hünkarın cariyeleriyle ilişkilerine ve kadınlara yaklaşımına , toplumun batı kültürüyle buluşmasına tanıklık ediyorsunuz. Dönemin Osmanlı toplumu ile Avrupa ve Rusya arasındaki etkileşimleri hakkında geniş bilgi sahibi oluyorsunuz. Bir yandan Fransız şair ve yazar Lamartine'in fikirlerini, Osmanlı'nın 31. padişahı Abdülmecit hakkında yazdıklarını okurken diğer yandan, Avrupa'nın o dönemde yaşamış Proudhon, Karl Marks,Lamartine, Auguste Comte, Engels gibi düşünürlerin aydınlanmada etkisini, köleliğin kaldırılmasına yönelik mücadeleleri, Abdülmecit'in aldığı iyi eğitim rnodern ve ilerici görüşleri ile batı'nın aydınlanma mücadelelerini takip ederek toplumuyla ve halkıyla çelişme pahasına, toplumu daha ‘modern' ve ‘Batılı' bir kültürle ve değerler sistemiyle donanmış hale getirmeye çalışmasını, dinsel eğitimle yetişmiş şeriatçı ve tutucu sadrazamlar, vezirler ve paşaların devrimlere engel olma çabalarını, gazeteciliğin ve gazetelerin Takvim'i Veka ,Tercüman'ı Ahval Ceride-i Havadisin çıkarılmasını, Islahat Fermanı ve Osmanlılarla İngilizler arasında imzalanan ticaret anlaşması ile verilen ödünleri ve iktisadi bağımsızlığın yitirilerek, sanayisi olmayan bir imparatorluğun Avrupa ülkelerinin açık pazarı olmasını, öte yandan Osmanlı hanedanının ucu bucağı görünmeyen harcamaları, harem masrafları, saray yapımları ve yolsuzluklar yüzünden bugün olduğu gibi dün de dış borç açığının başa çıkılamayacak hale gelmesini ve dışa bağımlı hale gelen bir ülkenin yıkılışının öyküsünü okuyacaksınız.
Her zaman savunduğum bir görüştür, "Tarih Affetmez" Tarihin o döneminde verilen kararların doğruluğu yada yanlışlığı gelecek kuşaklar tarafından net olarak görülür. Çünkü tarihi değiştiremezsiniz.
Ne yazık ki tarihten hiç ders almıyoruz...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Elif

Kitap kulübümüzün haziran ayı kitabı Paulo Coelho'nun Elif adlı romanıydı. Kitabı okumamış olup, yorumlarını takip edenlerin eminim kafası karışmıştır. Çünkü aynı yorumlar gibi kitap kulübümüzde bu kitabı okuyan arkadaşların yorumları birbirine 180 derece zıttı. Aynı benim kafamdaki Elif yorumları gibi. Bir kitap nasıl hem çok güzel, hem de çok kötü olabilirdi. Ben de tuttum bu yorumları akıl terazisinin kefelerine yerleştirdim. Ben hangi kefenin ağır geldiğini yazayım, karar vermesi size kalsın.
Bir kere bu paradigmayı yaratıp aynı beyinde, hem beğeniyi, hem nefret ettirme başarısını gösterdiği için yazarı kutlamak gerekir. Uzun yıllardır okuduğum kitaplar içinde bu kadar altını çizdiğim cümle olan kitap olmamıştır. Yine bu cümlelerin çoğunu okurken benim doğrularıma uymayan katılmadığım fikirler olarak düşündüğüm ancak bana yine kendimin dışına çıkıp, "belki de böylesi de doğrudur" diye düşündüğüm çok oldu. “Kitaptakilerin %90 lık kısmını yaşadım” diyen Coelho'nun yüzeyde görünenin değil, alttaki buzdağlarını ortaya çıkarmak adına, okuru, içsel bir sorgulamaya götürme yeteneğine hayran olduğumu itiraf etmeliyim. Zira yazar hem kendi hem de Hilal'in iç içe geçmiş iki yolcu(luğu)nun içsel hesaplaşmalarını ve sonu mutlulukla biten arınmanın öyküsünü anlatarak okura bir yol çiziyor "Kendine ne olduğunu anladığında, bütün dünyada ne olduğunu anlamış olursun"
Kitap hakkında yorum yapabilmek için, beni çok şaşırtan yazarın hayatı hakkında edindiğim bilgileri paylaşmam gerektiğini düşündüm. Paulo Coelho Brezilyalı. Henüz 7 yaşında gittiği dini okulda,dinin zorlayıcı doğasından nefret etti. Ailesi ise mühendis olmasını isiyor, onun kendini edebiyata adamak için duyduğu arzuyu bastırmaya çalışıyorlardı. Bir taraftan okul, diğer taraftan aileden gelen baskılar Paulo'nun içindeki isyancı ruhu uyandırdı ancak babası bu davranışları zihinsel bir hastalığın belirtisi olarak yorumladı ve 17 yaşındaki oğlunu üç kez, elektroşok tedavisi görmek üzere bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırdı.
Hastaneden çıktığında, Paulo iyice yalnız kalmış, içine kapanmıştı. 60'lı yıllara gelindiğinde hippi hareketi, Brezilya gibi, o dönemde baskıcı, askeri bir rejimle yönetilmekte olan bir ülkede bile salgın gibi yayıldı. Paulo saçlarını uzattı, kimlik kartını asla yanında taşımamaya karar verdi; hippi hareketini her boyutuyla yaşamayı istediğinden, bir dönem uyuşturucu da kullandı. Yazma arzusu ise onu, yalnızca iki sayı çıkabilen bir dergi çıkarmaya yöneltti. Daha fazla özgürlük için seslerini duyurmaya çalıştıkları yayınlarda, diktatörlük bölücülük yaptıkları gerekçesiyle yazar'ı göz altına alıp tutukladı. Öldürülmekten deli olduğunu, üstelik üç kez akıl hastanesine yatırıldığını söyleyerek kurtulabildi ancak.
Sanırım kitabı okurken yaşanan karmakarışıklık hissi, yazarın, dahiyle, deli arası ancak birbirinden pek farklı olmayan düşünü hızına yetişmekte zorlandığımızdan kaynaklanıyor. Aynı Picasso gibi.
Yazar romandaki anda bir yandan tren yolculuğunda raylar üzerinde geleceğe doğru yol alırken, diğer yandan zaman zaman geçmişe yolculukla müthiş bir ironi yakalamış. Kitap yazarın, zaman, evren, aşk, kader, hayat, affetmek konusunda düşünceleriyle harmanlamış. Belki "Elif" in anlamını yine kafalarımızı karıştıracak şekilde, bütün sayıları içeren sayı olarak anlamlandırması okurun bilincini zaman kavramı hakkındaki genel algısından kurtarıp düşünce çemberini genişletme kaygısı taşıyor diye düşünüyorum. Aynı bazı şarkıların ilk kez dinlendiğinde bile sizi sarıp sarmalamasına rağmen , bazı şarkıların dinledikçe kulağınıza hoş geldiğini ve bir müddet sonra o şarkıyı hep dinlemek istemeniz gibi, bu kitap okuyucuyu okur okumaz sarıp sarmalayan değil de, okuduğu andan itibaren yavaş yavaş algılayıp seveceği, benzerlerinden çok farklı bir roman. Kendinize göre bir sonuç çıkarmak yada çıkarmamak size bağlı. Sırf bu nedenle bile okunur.Tüm bu bilgilerin ışığı altında bu bakış açısıyla baktığınızda, London Times'ın "Coelho’nun kitapları, milyonların hayatına büyü katıyor" yorumuna aynen katılıyorum.
Kendinizi içeride bir yerlerde mutlaka göreceksiniz.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Serenad


Kitap kulübümüzün Mayıs ayının kitabı Zülfü Livaneli'nin Doğan kitaptan çıkardığı Serenad adlı romanı idi. Serenad'da herşeyden önce bir aşk romanı tadı var. Ancak romanın yapısını ikinci dünya savaşı döneminde insanlığın yaşadığı utanç yıllarına dayalı üç tarihsel olay oluşturuyor. Bu tarihsel kurgu içinde Ermeni tehciri, Mavi Alay ve Struma gemisi trajedisini, dönemin ideolojisini, Cumhuriyet sonrası genç Türkiye Cumhuriyetinin yapılandırılmasında romanda adı geçen dünyaca ünlü Yahudi Soykırımından kaçan düşünürlerin ve bilim adamlarının sağlam temellere dayalı üniversitelerin kurulmasındaki katkılarını, insanlığın utancı olan yakın tarihin soykırımlarını aslına uygun olarak okuyucuya aktarıyor. Ancak tümünden daha çarpıcı olarak insanı, insanlığı sorguluyor. Kitabı sevmemdeki en önemli konu, insanın insan olma onurunu ayaklar altına alması, insanı yine kendi yarattığı yaftalama, önyargı gibi ayırıcılıkla kendine yabancılaştırması kısaca insanın insanla yüzleşmesini sağlayan tarihsel akış. her satırında yazarla birlikte sorguluyor, bilgileniyor, düşünüyor öğreniyorsunuz. Sevip sememeyi bir tarafa bırakın, bu kitabı okumak inanın size bir çok yeni bilgi, yeni bakış açısı ve yeni düşünceler verecek. Kitap o kadar zengin düşüncelerle, bilgilerle, örneklerle dolu ki, zaman zaman Zülfü Livaneli'nin pek çok konudaki düşünüşlerini aktardığı kahramanı Maya'nın pek çok saptamaları, görüşleri, hissettiklerini büyük bir keyifle bir makale okur gibi okuyorsunuz. Mesela üniversitenin söförü Süleyman'ın kişiliğinde insanlarımızın cahillikleri yalakalıkları ve hırslarını, Maya’nın asker abisi Necdet'ın kişiliğinde yazarın içindeki sesleri, soruları ve bir taraftanda politik bakışını anlatmış. Ben bu saptamaların pek çoğuna aynen katıldığımı ve yazarın bunları ifade etme biçiminden büyük keyif aldığımı ifade etmek istiyorum.
İşte kitapta altını çizmeye değer bulduğum cümleler:

Carl Sagan insanların hala sürüngen atalarının saldırganlığını taşıdığını söylüyor. "Beyin sapı, yüz milyonlarca yıl önceki sürüngen atalarımızdan miras kalan ve zaman içinde evrilen saldırganlığın, ritüellerin, bölgesel ve sosyal hiyerarşinin yatağı olan organdır"

...ama bazı ölümlerin acısı hep yeni kalıyordu.

Ülkeleri dişi ve erkek olarak ayırırdım ben,Mesela İskandinav ülkeleri , Fransa, İtalya kadın, Almanya, İspanya, Amerika ise erkek. Kadınları ne kadar güçlenirse güçlensin, burası (Türkiye) erkek bir ülke.

Düşünce mi önce gelir algılamamı? Yoksa, düşünmek ve algılamak arasında başka bir bağlantı mı var?Öncelik-sonralık meselesini aşan bir bağlantı.

Değer diye bildiğimiz her şeyle dalga geçiliyor, nihilist, boş ve yaşamaya değmeyecek bir dünya modeli çiziliyor

İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer

O zamanın dünyasıyla, bu günün dünyası. Prof Huntington'a göre bu sorunun adı Medeniyetler Çatışmasıdır. Bazıları buna din savaşları adını veriyor. Edward Said, bu sorunun adını Cehalet Çatışması olarak koyuyor. Batı ve Doğu diye adlandırılan medeniyet biçimleri, birbirini tanımıyor. İletişimin bunca ilerlediği bir dönemde hala Cahiliye dönemini yaşıyoruz.

Karşımdaki insan çocukluğumdan tanıdığım Necdet değildi sanki bir başkasıyla değiştirilmişti. Bir zamanlar,çocukların belli bir yaşa gelince götürüldüğünü, yerlerine yetişkin insanlar getirildiğini düşünürdüm.Yani büyümek denen şeyin öyle birdenbire gerçekleştiğini...

Toplum olarak, sessiz bir sözleşmeyle susma kararı alınmış, yaşananlar genç kuşaklara aktarılmamıştı. Bu iyimiydi kötümüydü bilemiyorum. Hiç kimse ye düşman olmadan yetiştirilmiştik. Bu işin iyi tarafıydı, ama bir de geçmişimiz konusundaki korkunç cehaletimiz vardı.

İnsan çok yakından bakınca bir şey görmez.

Senden çalınan bilgi, senin bilgin değildir.

Dante'nin İlahi Komedyası Cennet: 17. Kanto'dan "Başkalarının ekmeğinin ne kadar tuzlu, başkalarının merdivenlerinden çıkmanın ne kadar zor olduğunu göreceksin."

Yaşlılıkta çoğu durumda beden ve zihin aynı anda çökmüyordu.Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu.Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölür.

Her zaman olduğu gibi, kar bütün çirkinliklerin üstünü örtüyor içimi neşeyle dolduruyordu.İstanbul kar altında tam bir masal şehrine dönerdi.Böyle havalarda boğazın mavi suları camgöbeği yeşile dönüşürdü.Kar Anadolu'nun beyaz yorganı, İstanbul'un beyaz masal peleriniydi.

Yazıyla insan hayatı arasında garip bir ilişki vardır. Yazı doğal bir şey değildi.İcat edilmişti. Yani uçmak gibi o da doğamızda yoktu. Bu nedenle uçmaktan nasıl korkuyorsak, yazıdan da korkuyorduk.

Ah gençliğin o güzel uykuları...

William Reich banyoda sıcak suyun içine gömülmeyi, yorganın altında cenin pozisyonunda kıvrılmak gibi, ana rahmine geri dönme isteği olarak yorumluyordu. Bazen insan dünyadaki kötülükleri görünce gerçekten böyle bir arzuya kapılmıyor mu?

Ayşe, Mari ve Nadia.Birbirini tanımayan Türk, Ermeni ve Yahudi üç kadının başına gelenler dünyaya, insanlığa dair bütün umutlarımı yıkmış, neredeyse içinden yaşama isteğini çekip almıştı. Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi oldugunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru.


Burası özel bir mezarlıktır. Buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günlerin sayısını yazarlar. Bunun üzerine, uzun bir ömür sürüp hastalanan İlyas, ölüm döşeğinde oğullarına vasiyetinde, Mezar taşıma aynen şöyle yazacaksınız der."İlyas_ı Habır bitti/ Anasından doğru kabre gitti."

Hayatımda mutlu günlerim olmuştu elbette, ama mesele sadece mutluluk değildi. Önemli olan yaşadığımı, hayatın bir anlamı , bir değeri olduğunu hissetmekti. Elinde çiçek tutan beyaz gelinlik giymiş bir kızın mutluluğu gibi birşey değildi bu. Daha derin bir varoluş sorunuydu.

Yağmur yağarken çimleri sulayan bir görevli gibi, gerçekdışı ve abartılı disiplin örnekleri gösterilirdi bize.Babam sık sık disiplinin hayatı düzenleyen serbest zamanı arttıran başkalarına engel olmadan serbestçe yaşamanın yolunu açan bir şey olduğunu anlatırdı.

Auerbach'ın Kötünün Zaferi adlı denemesinde Pascal'dan alıntıladığı giriş bölümü: Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir, Adaleti olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olamayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek, bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç adalete karşı çıkıp, kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.

Kötümser, "İşler daha kötü olamaz" diye feryat ederken, iyimser,"olabilir, daha kötü de olabilir" der. Şimdi söyle bakalım sen iyimser misin, kötümser mi?

Diyorum ki, savaş kararı alacak olan liderin, mesela George Bush'un , bu kararı almak için bir çocuğu elleriyle öldürmesi şartı konsa. Nasıl olsa binlerce çocuğun idam kararını imzalıyor, bunu yapmak için kendileri sıcak ofislerinde tek bir imza atıyor, bir damla kan bile görmeden yaşıyorlar. Ama bombardımanda yüz binlerce kadın, çocuk ölüyor. Başkanın suçu yok, emir kulu pilotun suçu yok, o zaman suç kimde? Bu insanları basılan bir düğmemi öldürüyor?

Janus kitabında insan evriminin biryerde takıldığını öne süren Arthur Koestler haklıydı galiba. Her ana çocuğunu doğurduğunda onun bir gün öldürülebileceğini düşünmüyordu. Her insan, yaşlanacağı ve hayatını doğal bir ölümle sonlandıracağını sanıyordu ama, yüz milyonlarcası başka insanlar tarafından öldürülüyor.

Yeni dünyada eğlence kültürün yerini alıyor.

Hiç karabiber ağacı gördünüz mü? Bir gelinlik gibi uçucu dallarıyla salınan, rüzgar estikçe buruk buruk kokan, kırmızı taneli büyük bir karabiber ağacı
Ya yeşil yapraklarının görünüşüyle bile insanda bir sağaltıcı güç yaratan aloe vera ağacı,
Ve begonvil. Bazı yerlerde halk bu çiçeğe, gelinduvağı adını takmış. Olağanüstü bir renk cümbüşü.

Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk adet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ak düşünce mi?
Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini. Son nefesini içi arzuyla, heyecanla dolu bir kız olarak verir. Ama değişim yaşar. Hayat o kızı sürekli değiştirir ve bu değişimlerin hiç şaşmayan aktörleri vardır. Bir erkek.

Şile'li balıkçıların dediği gibi" Deniz o kadar sakindi ki,
karıncalar su içiyordu"

Aşkla ölüm birbirinin düşmanıdır.

Bu Alman ve Yahudi çiftin, Max ve Nadia'nın aşkı, dünyadaki bütün önyargılardan daha güçlü bir insani bağdı. İkisinin anısı yolumuzu aydınlatsın

Elveda Max, elveda Nadia. Onların başına gelenleri anlatmaya karar verdim. Çünkü ancak hikayesi anlatılan insanlar var oluyordu.


Kitabı okurken kulağımda hep Serenade für Nadia vardı.

29 Nisan 2011 Cuma

Göçmüş Kediler Bahçesi


Kedilerden felsefe yapılır mı? Hem de nasıl. Koca bir evrene sığdıramazsınız. Ben bu kitabı çok sevdim. Sevgili Bilge Karasu ile geçmişten, bugüne, evrende farklı dünyalarda uzayın bir köşesinden, düşünce kuşunun kanatlarında yakaladık. Ne yazık ki onu, sözcüklerden yapılmış bir kafese konulduğunda kanatlarını açtı ama uçamadı. O halde Sevgili Bilge Karasu'nun düşüncelerini sizlerin belleklerine gönderiyorum ki onu kafesten kurtarıp UÇURABİLESİNİZ diye...
....
Göçme oyunu sözünü o da açıklamamıştı ama. Göçme oyunun oynandığı
bahçeye Göçmüşler Bahçesi adını bilerek verebilirdim ama o sözü, daha hiçbir
şey bilmezken uydurmuştum. Sonra başka bir şey geldi usuma o ara. Burası,
göçmüşlerin bahçesi değildi, göçecek kedilerin çekilip gözden ırak ölmeğe
baktıkları yeriydi herhalde bu kentin; Göçmüş Kediler Bahçesiydi bu.

Göz göze geldik gene. Usumdan geçenleri bilirmiş gibi, biraz alaycı
bir gülümsemeyle, başını "evet" dercesine sallıyordu. Başkan hâlâ düşünüyordu.
Kendi oyunumu oynamağa başladım.

Sen beni yaşatabilirsin, diye geçirdim içimden.
Başı, gene, evet, dedi.
Ama yaşatmak istemiyorsun çünkü sen
Başı, evet, ben?.. dedi.
Sevildiğini bilmek istersin.
Evet.
Ama sevildiğinin söylenmesini istemezsin. Beni söylenmemiş bir sevgide
boğabilirsin.
Evet.
Çünkü...
Çünkü?..
Bilemiyorum. Galiba... Korkuyorsun.
Evet.
Oyunu kestim. Tatsızlaşıyordu.
Kesmedi o.
Bekliyorum, dedi, evet...
Vazgeç, dedim başımla. Başka öksürdü. Kıpırdamıştım. Dondum.

Ağaçların arasında dönmeden önce bacaklarıma sürünen kediye bile
bakmadım. Kedi geçti gitti. Açtı; yorgundu belki. Ölmüştür şimdi. Göçmüştür bu
bahçede.

Kedilere benzeyebilseydik keşke. Öyle diyesim geliyor sık sık, bu son
yıllarda. Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa bir
deliğin başında, onları oyalayıp oradan uzaklaştırmak pek güç. Bildikleri bir
yerde bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince
katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılınabilirliğidir) o işe
sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları yerden kalkmağa
üşenmeden gidip seyrederler yapılanları... Uykularının hangi katındalarsa, o
katın uykusunu yaşarlar.
.......
Kedi sevmek, kedinin kendisini seven kendinin de sevdiği kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir. O umursamaz bağımsızlığı, sırası gelince, kendi de göstermek olanağını- çocukça bir haklılık duygusuyla- elinde tutmak demektir. Kedi kendi canı istediği zaman sokulur size, canı istemiyorsa, çağrılarınızı karşılıksız bırakır. Üç beş okşayışta mırıltılar, gırıltılar başlar, bunlar gitgide yükselir, bir birliktelik kurulmuştur. Ya siz bir kımıltınızla, onun rahatını bozduğunuz için, ya da o , uyarım doygunluğuna eriştiği için, bu birliktelik bir anda çatışma halini alabilir.Kedinin nankörlüğü denen, denegelen bu bencilliğidir.İnsanca davranış kurallarından esinlenerek, hayvana yakıştırdığımız bir bencillik...Kedi verdiği azrak mutluluğun ne kadar bilincindedir,bilemem ama, biz bu mutlulukların azraklığı ölçüsünde mutlu oluveririz onun. Sonra günü gelir, bir sokulganlık karşısında, bir naz bir cilve karşısında kendi usancımızı ve ilgisizliğimizi, kedilere öykünerek gösteriveririz. Kedi şaşırır, Oyunun kuralı, baştan edinegelmiş kuralı, kedinin kedi, insanın da insan olması değil miydi?

Bir kediyi sevişimizde, kedinin bencilliği karşisinda kendi üstünlüğümüzün tanrılara yakışır hoşgörüsü, bağlayıcılığı, yargılayıcılığı ile çıkarız. Aşılmaz, ötesine geçilmesi düşünülmeyecek büyüklüğümüz, her kusuru bağışlarken, o kusurları işleyeni de bir yandan ezer. Ama bu yükseklik, gördüğü görebileceği sevginin bir kırıntısından bile yoksun kalmamak kaygısı içinde, başta sevdikleri olmak üzere herkesin her yaptığına eyvallah diyen, kimseyi gücendirmemek, kırmamak kendinden uzaklaştırmamak karabasanı içinde kıvranan, kendini herkesin en altında gören kişinin zırhı olmaz mı? Bu sevgi türü bir tür eşitsizliğe dayanmıştır bir temel eşitsizliğe... Oysa sevgiyi hep eşitlik terimleri içinde düşünür, tasarlar, düşleriz. Bencil, tekelci duygularla bu eşitliği alt üst ettiğimiz zaman bile, karşımızdakinin her hatasını bu eşitliği bozan bir davranış diye görüp mutsuzluklara düşmez miyiz? Haksızlığa bozulmak, temelde eşitliğe inanmak demek değil midir?
.......
Kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi. Kendimi kaç kez suçüstü yakalayıverdim bu kedi sevilerinden birine usul usul kayarken. Oysa herkesin de ne gönül kandırıcı açıklamalarla, bu durumda başka bir şey yapılamayacağını gösterebilirdim kendime de. Kişioğlu ne de meraklıdır kolay olana!
Bizlerse, uydurduğumuz bir zamanla övünürken, her işimizi, her sözümüzü o
zamanın akışı içinde ötede, ileride, gelecekte varılacak, bir noktaya varmak
üzere yapılıyor ya da söyleniyor görürken, yapmakta, söylemekte olduğumuz şeyi
unutuveriyoruz. Bir ereğe yönelerek, bir erkek düşüne kapılarak giderken,
sonraları -biz göçtükten sonra- yaşamımız, daha da ileri vararak, YAZGIMIZ adı
verilecek bir dizi anın her birinin biricikliğini, değiştirilemezliğini,
yerine konmazlığını şuncacık olsun farketmiyoruz. (Bu yaşamın bölük pörçük
birkaç anısı bir iki yakınımızın belleğinde kalabilir ya, bunların bir
süreklilik, bir anlamlılık taşımış olabileceklerini bilecek tek kişi
-kendimiz- yokluğa karışmış gitmiştir artık). "Farketmiyoruz" dedim, meğer ki
gerçekten sonumuza yaklaşmış olalım. Yanılmıyorsam, kimimiz (yolun oralarında)
anlayıp öğreniyor kimi şeyi: Susup dinlemeği örneğin... Yaptığı, gördüğü,
işittiği her şeyin ağırlığını bir yerlerinde duymağı; bir çocuk gülüşünün, bir
güneş sızıntısının, bir gözyaşının avuçtaki yuvarlıklığını, ferahlatıcı
serinliğini, sayısızlığını ya da sayıya gelmezliğini; mutluluğun, acıyı,
sevinci art arda ayırım yapmaksızın yaşamak olabileceğini... Hele biraz
yaşlanılmışsa, görülen, işitilen, tadılan her şeye, geçmiş yaşantıların da
gelip desteklik, yastıklık edebileceğini...
........
Bu kitaptaki masallardan biri; "Usta beni öldürsen E!" başlığını taşıyor.
Sevgili Bilge karasu bu masalı yazarken, metnin oluşumunu anlatmak için şöyle diyor:
"Bu masalın oluşumundaki çekirdek, bir söz kalıbına girdiği zaman şu
biçimi almıştı: "Birinin ölmeğe başladığını görmek, bunun farkına varmak."
Şimdi, diyeceksiniz ki, her canlı; her yaratık; doğduğu anda ölmeğe
başlamıştır... Ama benim demek istediğim o değildi.
Yakınlarınız, yakından bildikleriniz, sevdikleriniz bir süre; sanki
hiç ölmeyecekmiş gibi gelir size. Bilginizle, bilincinizle, usunuzla, her
ölümlü gibi onların da öleceğini bilseniz bile, bu böyle. Kendi ölümümüz için
de aynı şey söz konusudur. Ama bir gün, bir im, küçük bir belirti, o düş
köşkününyıkılmağa başladığını haber verir size. Bilinçaltınız buna gene karşı
koyar ya, görmemezlikten gelemyeceğiniz bir şey yavaş yavaş size kendini kabul
ettirir. Çok yakınınızsa bu insan, birlikte yaşıyorsanız, ölümün adım adım
ilerlediğiini görürsünüz bu bildik bahçede.
"Birinin ölmeğe başladığını görmek, bunun farkına varmak..." en
azından iki kişiyi gerektirecek bir durumdu. Bu iki kişinin ilişkileri ne
olabilirdi?
Bilinçaltının bu çalışmadaki payını unutmamalı ya, bu, apayrı bir
konu. Yalnız, bu soru; zamanla; cambazlık konusuna, cambazlara, usta ile
çömeze götürdü beni. Ustasının ölümüne yol açmak korkusu içinde yaşayan çömez
ne olurdu? "diyor
1969 yılının nisan ayında yazmağa başladığı bu metin 1970 yılının
ağustos ayında bitmiş. Sadece bir metin iki yıl sürmüş. 14 adet masalın yer aldığı bu kitap, 1979 yılında ilk basımı yapmış. Gelin gerisini siz düşünün, şimdi iki ayda koca kitap yazanlara bakınca...

23 Nisan 2011 Cumartesi

Kuş Diline Öykünen


Ayşegül Devecioğlu uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazar. İlk kitabı "Kuş Diline Öykünen" adlı romanında Türkiye'nin yakın tarihini, 12 Eylül öncesi ile 12 Eylül'ün bir kaç yıl sonrasını iç içe anlatıyor. O dönemi ister yaşamış olun, ister yaşamamış, yazarın anlatımıyla tarih içinde zaman treniyle bir yolculuğa çıkıyor, kahramanların hayatlarında umutları, umutsuzlukları, korkuları, yılgınlıkları, vazgeçişleri, yaşanan tüm acılara karşın ayakta durabilme direncini yaşıyor, soruyor, sorguluyorsunuz. Yaşanmış acılar, hırpalanmış, dağlanmış, tecavüze uğramış bir hayatın üzerine kurulacak yeni bir hayatın imkansızlıklarını Gülay'la birlikte yaşıyor, herşeyi silip süpüren zamanın acımasızlığını, ihanetini anlamaya çalışıyorsunuz. "Birkaç yıl öncesinde en ücra köşesine kadar kıpırdanan bu toprağın , yabancı, suskun, lanetli bir taş parçasına dönüşüvermesine akıl sır erdiremiyor" Yavuz. "Birkaçyıl öncesine kadar bu denli haklı ve kabul edilebilir olan şey, şimdi nasıl da tüm gerçekliğini, tüm haklılığını, hatta tüm masumiyetini yitirmişti" diye soruyor. Yazar roman kahramanları Gülay, Yavuz, İbrahim, Hüseyin, Caner, Hasan'ın yaşamından yola çıkarak, o dönemlerin toplumsal sürecini edebi bir dille gözler önüne seriyor, soruyor, sorgulatıyor, sarsıyor.
"Zaman... zamanı anlamak diye düşündü Gülay. Bu yabancı, bu zalim zamanı anlamak; kaderle başedebilmenin tek yolu belki. Bu düşüncenin üstünde zihni halsizce oyalandı.
Sonra kalktı, belli belirsiz bir umutla gözlerini parkta dolaştırdı. Orada olmayacak olanı yeniden bilinçsizce aradı. Yoktu... Biraz ötesinde, kendinden bir iki yaş küçük oğlanla oynayan çocuğu gördü. Devrim diye seslendi... Birden, ilk kez , bu kadar yüksek sesle çocuğun adını söylediğini anımsadı. İsim, kaçak bir mahkum gibi fırlayıvermişti ağzından. Gayri ihtiyari çevresine bakındı. Sonra bir kaç kez daha yeni, değişik, anlaşılmadık, tuhaf bir şey yapıyormuş gibi, söyleyip söyleyemeceğinden emin olamadan, bir kez daha bağırdı. Kimse ilgilenmiyordu.Kimse onlara bakmıyordu. Duymamışlardı bile... Gülay bunca zamandır ağızlarından çıkmamış bu ismi, meydan okur gibi hastalıklı bir çabayla inatla tekrarladı bu kez. Çınarın altında yün ören kadınlar, birbirlerine birşeyler söyleyip kahkahalarla güldüler... Kadınlardan biri, çocuğuna seslendi. İrili ufaklı kızlar oğlanlar, boyaları dökülmüş kaydıraktan itişe kakışa kaydılar. Yanındaki tarha dikilmiş olan kadife çiçekleri, hafif esintinin etkisiyle, iki yana sallandı. Uzaktan duyulan bir vapur sesi, bu görüntüyü dondurup,tablo gibi çerçeveleyiverdi. Her şey, birkaç dakika öncesindeki gibiydi. Sanki bu isim, hiç söylenmemiş gibi...(s:218)
"Ben hiçbir zaman o kadar iyiliği bir arada görmemiştim. insanların en iyi halleri sanki saklanıp gizlendikleri kuytulardan çıkmış ortada salınıyorlar".
diyor Gülay. Şimdi bakıyorum da 12 Eylül sonrası, sormayan, düşünmeyen, apolitize bir nesil yetiştirildi ülkemde. Yaşananları yaşanmamış gibi yaşamakta olanlar, üç maymunu oynuyor. Peki ya tarih affeder mi?