Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2021 Perşembe

Mr Snowy


Bu hızla dönen dünyanın üzerinde,

Birbirinin üstüne devrilen günlerin arasında

ve gazete haberlerinin, konuşmaların,

tartışmaların arasında

kavgaların, ölümlerin ve mezarların arasında

öyle kıpırtısız, öyle bitkin

ve öyle düşünceli oturuyordu ki,

karın yağdığını fark etmedi...

Burnu havuçtan artık, gözleri kömür!

Barış Bıçakçı'nın Derin Düşünce şiiri yakıştı dün iki saatte yağan ve ancak bir kaç saat dayanan yoğun kar yağışı sonrası yaptığım Kardan Adama. 

Tanıştırayım. Mr Snowy. 

Günlerdir meteorolojinin tahminleri doğrultusunda  Rusya'dan gelecek ve İstanbul'da başlayacak son yılların en yoğun kar yağışını bekliyorum büyük bir heyecanla. 

Karı çocukluğumdan beriçok severim. Çocukluğumda sıcacık kaloriferin üzerine oturup annemin getirdiği kakaolu sütümü içerken, yağan karı seyreder, havada uçuşan kar tanelerinin yeryüzüne inen melekler olduğunu düşünürdüm. Annem soğuk almamdan korktuğu için hemen dışarı çıkıp kartopu oynamama izin vermez, havanın yumuşamasını beklerdi. 

Yaşım biraz daha büyüdüğünde her kış dizlerimize kadar yağan karda arkadaşlarla kartopu savaşları yapmak en büyük eğlencemizdi. 

Üniversiteye başladığım yıllarda İstanbul Ankara arasında Mavi trenle kış mevsiminde çok seyahat ettim. El değmemiş doğanın içinde bembeyaz karlarla kaplı manzaralar hala tablo gibi gözümün önünde. O kadar soğuk olurdu ki, bir seferinde trende cama başımı yaslayıp uyuya kalmıştım. Uyandığımda saçlarımın buzlanmış pencereye yapıştığını hatırlıyorum. 

Ankara'da da kar bir başka güzel yağardı. Okula arkadaşlarla birlikte giderdik. Birbirimize söz vermiştik. Ankara'da ilk kez yapıp çok eğlendiğimiz gibi, her yıl ilk kar yağdığı gün pastaneden elma şekeri alıp yiyecğimize. Onlarla mezun olup Ankara'dan ayrıldıktan sonra yollarımız da ayrıldı. Ama ben o sözümüzü hiç unutmadım. 

Evlendikten sonra önce eşimle, sonraları çocuklarla birlikte her sömestr Uludağ'a giderdik. Ben bembeyaz karların nefti yeşil yapraklı çamların aralarına yerleşmiş güzelliğini, huzurla hissedilen doğanın sessizliğini ve bembeyaz karların üzerinde kayarken hissettiğim o özgürlük duygusunu başka hiçbir yerde  yaşamadım. 

Şimdi ise kar yağsın diye gökyüzüne bakıp meleklerin yeryüzüne inmesi için beklerken buluyorum kendimi. O nedenle meteorolojinin özellikle  İstanbul'da hava sıcaklığında mevsim normallerine kadar sert bir düşüş gözleneceği, 14 Şubat Pazar gününün ilk saatlerinden itibaren etkili bir kar yağışı olacağı, hatta İstanbul’un 1985 ve 1987 yıllarında yaşadığı efsanevi kış  kadar ağır şartlar oluşabileceği yolunda uyarıları ile heyecanla bekledim, bekledim, bekledim. Oysa kar yağıyor, hava soğumuyor, yağan kar çatıları örtsede yere düşer düşmez eriyordu. 

Günler sonra dün sabah sadece 2 saat kadar tipi gibi yoğun kar yağışı başladı. İşe gitmek için dışarı çıktığımda ayaklarımın altında ezilen karın sesi, neşemi yerine getirdi. Etraf sessiz, hava soğuk ama yumuşacıktı. O neşeyle resimde gördüğünüz kardanadamı yaptım. Ama kar o kadar yumuşaktı ki öğlene doğru ne kar kalmıştı ne de kardanadam.

Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. 

Ne yazık ki çocuklarımıza kendi çocukluğumuzda yaşadığımız kar sevincini bile yaşayamaz bir dünya bırakıyoruz. Doğa, ona ihanetimizin bedelini, bize bahşettiği küçük mutlulukları elimizden alarak ödetiyor. Yaşadığımız pandemi süreci, yaşamlarımızın birbirine bağlı, herbirimizin birer domino taşı olduğumuz gerçeğini yüzlerimize çarptı.  Aynı domino taşlarında olduğu gibi, sadece bir tek taşın hareketi,  diğer bir taşın hareketini tetikler ve bu olay da bir başka benzer olayı tetikleyerek, ard arda dizilmiş domino taşları gibi yıkılarak domino etkisini yaratır. Hepimiz birbirimize görünmez bir bağ ile bağlıyız. Dünyada hepimiz biriz ve bu gerçeği unutmadan, doğaya saygı, sevgi, birlik ve sağduyu ile davranmamız gerektiği bilincine ulaşmamız gerektiğine inanıyorum.

Yoksa çocuklarımız 
Nasıl hayal edecekler, gökyüzünden inen meleklerin tüm kötülükleri temizledikten sonra buharlaşarak geldikleri yere geri döndüklerini ve tekrar aşağıya inmek için sıralarını beklediklerini, 
Nasıl bilecekler, yüzlerine, ellerine düşen minicik kar tanelerinin onlara söylemeye çalıştıklarını,
Nasıl öğrenecekler, kar taneleri gibi birbirlerine zarar vermeden de yol alabilmenin mümkün olduğunu,

Hayal edemeden, bilemeden, öğrenemeden beyazı hiç göremeden büyüyecekler ...
İzin verin, çocuklarımızın da kar beyazı kaplasın yüreklerini…

Sevgiyle kalın…



10 Ocak 2021 Pazar

Bir devir bitti, annem gitti...

Bir devir bitti, annem gitti...


6 yıldır her güne uyandığında geriye sayımı başlamıştı. babam gittiğinde...O güne kadar hep koşturmuş, önce yeğenleri için, sonra cocukları için, sonunda torunları için yaşamış, hiç bir zaman ağzından bir ''of'' , ''yüksek bir ses''çıkmamış her zaman azla yetinmiş, mutlu yaşamış, etrafı son altı yılına kadar sevdikleriyle dolu olmuş, iyilik timsali, zarif, ince ruhlu, zevk sahibi bir insanı, hayatım boyunca tanıdığım en melek insanı kaybettim ben. Sebep olanları Allaha havale ediyorum. Pamuklara sarıp kendimden bile sakındığım annem, bu  covid belasından korumaya çalışırken en güvenli dediğim yerde covide yakalandı. 8 gün içinde avuçlarımdan kayıp gitti engel olamadım. Oysa ne badireler atlamıştık, şans hep yanımızda olmuştu. Bir sefer olmadı. Belki de elveda demenin zamanı gelmişti... 

Annemi nasıl anlatacağımı, daha doğrusu bunu kelimelere nasıl sığdıracağımı bilemiyorum. İnsan olmanın gerçeğidir hayatın iki kapısı olan bir yolculuk olması ve herkes bir gün annesini kaybeder. Ama hissedilenler aynı mıdır? Abraham Lincoln''Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir '' demiş. 

Chicago’da yaşayan Türk genetikçi Hande Özdinler, annesinin vefatından sonra yazdıklarında ne kadar haklı. ''Hayat enerjimiz annelerimizden geçiyormuş,Evet, anneler vefat edebilir ama asla ölmez! 15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti. Eşinin yanına, toprağın içine, sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Ama annemin mitokondrisi bende kaldı.. Benim her hücremde, annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum, işte orda annemin mitokondrisi var.İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı, büyük ve zengindir.İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir. Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın, mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir; babadan değil, anneden gelir. Anne, her çocuğuna enerjisini verir. Enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji, annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez! Biz farkında olmadan, annelerimizi, gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder.Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik.''

Mezardan Sesler adlı eser ise, Halit Ziya'nın çok sevdiği annesi Behiye Hanım'ın vefatından duyduğu derin üzüntüyle ölüm ve yaşam üzerinde düşünmeye başladığı günlerde kaleme alınmıştır. "Bir gece, bir koyu karanlık gece ki, kara gölgeleri birbirinin üzerine yığılarak siyah sulardan tahaccür etmiş buz tabakaları gibi etrafa setler çekmiş olsun. Bir orman, sernalara bir isyan tehevvürü ile köpürerek yükselmiş bir orman ki, beşeriyetİn küçük bir parmağına bile müdahale hakkını vermeyen sık ağaçlarının, birbirine dolaşmış sarmaşıklarının, çalılarının arasından bir ufak yıldıza bile tebessümünün tesliyet huzmesini akıtmasına imkan bırakmıyor olsun. Bu gece ile bu ormanın korkunç zulmetleri içinde görmeyen gözlerle, tutunamayan ellerle, sendeleyen ayaklarla, etrafında fısıldayan esrar nefeslerinden ürkerek, yüzüne buzlu temaslarla çarpan gece siyahlıklarından ürpererek geçilecek bir yol, başını koyacak bir kütük, sırtını verecek bir lütufkar ağaç bulmaktan aciz bir yolcu ... Bir biçare insan ki idrilkinin bütün kuvvetini, kulağının bütün hassasiyetini, önünden, arkasından, başının üstünden esen soğuk bir rüzgar içinde esrar ile, garaib ile dolu bir varlığın muammasını sarfediyor. Heyhat!.. Bütün bu siyah gece, bu siyah orman içinde muhtazır fakat mütelatim bir hayatın nefesiyle titriyor; etrafında hava tabakalarının kanatlarla, ayaklarının altında toprakların hışırdayan cevelanlarla ihtizazını işitiyor. Gövdelerinin sütunları siyahlar içinde daha siyah bir mabedin acayip korkunçluğu ile beliren ağaçların arasından kendisine haşyet veren nazariarını dikmiş gözlerin ışıldadığına dikkat ediyor. Her tarafta karanlıklara sinmiş, hiç bir zaman elle tutulamayacak, mahiyeti aniaşılamayacak bir varlık ki muammasının mehabeti karşısında; nihayet mağlup ve perişan, ellerini yüzüne kapayarak diz üstü çöküyor ve aczinin hiçliğine ağlıyor.''

 Cemal Süreya’nın şiirlerinde annesini genç yaşta kaybetmesine bağlı olarak kadın imajının anne ile bütünleştiği görülmektedir . Vecihi Timuroğlu merak edip sorar: 

"Yahu Cemal, beni öp sonra doğur beni nasıl bir laftır? önce doğurur sonra öper annen?"

Henüz altı yaşındayken annesini kaybeden Cemal Süreya cevap verir: "İyi de abi, anne sevgisi nedir bilmedim ki, öpsün hele bir önce..''

BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ

Şimdi utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında.

Ovadan gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı sesimin alaca baldıranı.

Ve kuşlara doğru fildişi: rüzgarın tavrı.

Dağ: güneş iskeleti.

Tahta heykeller arasında denizin yavrusu kocaman.

Kan görüyorum taş görüyorum bütün heykeller arasında karabasan ılık acemi

- uykusuzluğun sütlü inciri - kovanlara sızmıyor.

Annem çok küçükken öldü

beni öp, sonra doğur beni.

Günümüz yazarlarından Murat Gülsoy (2013) da ölüm döşeğindeki bir yazarın bunama sürecini anlattığı Nisyan adlı romanını ailesinde yaşanan kayıpların ardından yas tuttuğu bir dönemde yazmıştır. Gülsoy, kitabın serüvenini “Hele bu insanlar sizin birinci dereceden yakınlarınızsa ve sizi siz yapan kişilerse durum daha da çapraşık bir hal alıyor. O insanların bedenlerinde, davranışlarında, duygulanımlarında kendinizden parçaları görüyorsunuz. Bu çok tedirgin edici, sarsıcı bir deneyim.Süreklilik belki de ilk kez bu kadar can acıtıcı oluyor. Tabii ortamda bir de ölüm var. Gençlikte ve çocuklukta sizden çok uzak olan ölüm hasta ve yaşlı evinde gündelik bir konuya dönüşüyor,  bir hikaye gibi algıladığınız ölüm doğallaşıyor ve bu da insanı sarsıyor. Ölüm, delilik, bellek,algılarımız, aklın yanılsamaları her zaman üzerine düşündüğüm konulardı. İnsan kendi yok oluşunu,zihninin yokluğunu kolay kolay idrak edemiyor.” şeklinde ifade etmiştir.

Ünlü sosyoloji ve felsefe profesörü Theodor W. Adorno  iyi bilinen bir Alman şarkısının sözlerine gönderme olarak yazdığı esere ''Çimenli Tümsek'' adını vermiş.

(Der liebste Platz den ich auf Erden hab / das ist die Rasenbank am Elterngrab)                        

 Yeryüzünde sahip olduğum en sevgili toprak / Anababamın mezarı olan çimenli tümsektir...


Daha niceleri var bu örneklerin. Annemin arkasından yaşadılarım bu güne kadar yazılmış, bestelenmiş, resmedilmiş tüm kayıtların hepsini içeriyor. Her ne kadar anne ve babanın kaybı yaşamın doğal birer parçası olsa da bir taraftan annemin yasını tutarken diger yandan ölümlülük gerçeği ile yüzleşiyorum. Nefes aldığım her gün, leylak ağaçları her bahar çiçek açtığında, puantiyeli bir kumaşı her gördüğümde, fikrimin ince gülü şarkısını her duyduğumda, kırmızı ruj sürmüş bir dudak gördüğümde ve gül kokusunu her kokladığımda annemi hatırlayacağım. 

Şimdiden onu çok özledim. 

25 Nisan 2020 Cumartesi

Zeigarnik Etkisi (Yarım Kalmışlık)

                       
İnsanlığın hazırlıksız yakalandığı Corona virüsü saldırısı, insanın en güçlü içgüdülerinden biri olan "hayatta kalma" içgüdüsünü de harekete geçirdi. Gülün dikenli, mantarların zehirli olması gibi, kuşların göç etmesi, balinaların okyanusları aşması gibi, doğanın bir ürünü olan insanı da yaşamda kalabilmek üzere kendini korumaya yönelik içgüdüsel davranışlar sergilemeye zorlar. Canlı beyni ani ve çok tehlikeli bir olay için refleks gösterip kendini korumayı, düşünüp hareket etmeye tercih edecek şekilde evrimleşmiştir. (Desmont Morris Çıplak Maymun) Bu güdünün çalışamaz olduğu tek durum, beynin hastalığa yakalanmış olduğu ruhsal olarak bir çöküntü yaşadığı durumdur. 

Freud’a göre; içgüdüler insanın doğası gereği yaradılışından gelen evrensel bir dürtüdür ve doğal olarak gelişir. Ayrıca yine Freud'a göre insan varlığı psikolojik gerilimin en aza indirilmesini amaçlar.

Çoğumuz son aylarda yaşadığımız malum ölüm tehdidi ile hiç bu kadar yakınlaşmamış hatta ölümü düşünmemiştik bile. Karşılaştığımız bu ani ölümcül hastalık korkusu, bizi, öncelikli olarak hastalığa yakalanmamak ve sağlığımızı korumak üzere toplumsal ve bireysel önlemler almaya yöneltti. Evlere kapandık, işlerimizi, derslerimizi evimizdeki computerlere sığdırmaya çalıştık, dışarı çıkmak zorunda kaldığımızda maskeler, eldivenler, mikrop öldürücü spreyler tedarik ettik. Eve dışarıdan giren her şeyi dezenfekte ettik. Bağışıklık seviyemizi yükseltecek pek çok ilaç ve gıdayı stokladık. Vs. vs... Ancak dışarı çıkamamak, eski alışık olduğumuz sosyal aktivitelerimizi yapamamak kendi yaptığımız güvenli mağaralarımızda saklanarak korunmaya çalışmak, ruhsal sağlığımızı tehdit etme potansiyeli taşıdığını farkettiğimizde, beynimiz bunun için çareler üretmeye başladı. İnstagram, facebook whatsapp gibi uygulamalarla sosyalleşmeye zoom, googleapps, slack gibi uygulamalarla iş toplantıları, konferanslar, sunumlar yapmaya başladık. Öyle hale geldi ve ipin ucu kaçtı ki, ben ajandama notlar almaya, ilgi duyduklarımı kaçırmamaya kısacası yoğun bir koşuşturmaya girdim.

Tüm bunlar olurken bir yandan uzun zamandır yaşamımda olagelen değişikliklerin getirdiği stresli, kaygılı ve mutsuz hayat şekli diğer yandan ölümle karşı karşıya kalmanın içgüdüsel kurtulma duygusu beni, yaşadıklarımı düşünmeye ve yaratılacak fırsatlarla sağlıklı kalma imkanı oluşturmaya yöneltti. Çok sevdiğim bir söz vardır. "Acılar kurtulma duygusunu güçlendirir"

Bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyordum ve kendimi iyi hissettirecek önüme çıkan her imkanı denemeye başladım. Bu arada 21 gün sürecek bir online terapi çalışmasına katılmaya karar verdim. Bu çalışma bir nevi içsel bir farkındalık yolculuğuydu. Bu süreçte kendimle tekrar tanışıp, keyifli dönüşümler yaşayacağım vaadi bana çok umut vermişti. Neden 21 gün olduğunu ise sonradan öğrendim. Çünkü beynin yeniden programlanması için gereken süre sadece yirmibir gün imiş. Yani yeni bir alışkanlık kalıbını oluşturmanın ortalama 21gün sürdüğü kanıtlanmış.

Bu terapi, gündelik hayatta bilhassa düşünmeden, farkına bile varmadan yaptığım birçok davranışı fark etmemi sağladı. Psikoterapistin 21 gün boyunca verdiği çalışmaların hepsi birbiriyle bağlantılı, ödevler,meditasyon, müzik ve filmlerden oluşuyordu. Gurubu oluşturan grup üyelerinin paylaşımları birbirinin dönüşümüne eşlik ederek katkıda bulunuyordu.

Ve ben 21 günün sonunda kendime dışarıdan bakabilmeyi, Gördüğüm beni kabul edebilmeyi, kendime ve akışa güvenmeyi, içsel gücümün ve kendime karşı sorumluluklarımın farkına varıp, dünyayla bağımı sağlıklı ve güçlü kılacak farkındalıklarımı geliştirmeyi , meditasyon yapmayı, kendimi yeniliklere açmayı, hayatı bir mucize gibi yaşamayı, düşüncelerimi olumluya çevirebilmeyi yeniden keşfettim.

Bir zamanlar bu blogu yazmaya başladığım dönemlerdeki gibi daha mutlu olduğumun farkına vardım. Karantina sürecinin bana farkettirdiği bir diğer konu ise çok sevdiğim ama uzun zamandır yapamadığım ama aklımın bir köşesinde beni zaman zaman tırmalayan yarım bıraktığım yağlıboya tablolarımdı. 




Bana "Bu hayatta seni en çok ne mutlu ediyor?" diye sorsanız "Resim yapmak" diye cevap veririm. Çocukluğumdan hafızamda kalan çok hareketli bir çocuk olmama rağmen önüme konan boya kalemleriyle saatlerce resim yaptığım kağıtlar geliyor gözümün önüne. Bu kadar sevdiğim bir işi, hayatın acımasızca attığı o tokattan sonra yapamaz, elime resim fırçasını alamaz olmuştum. Bu terapi süreci duygularımı olumluya çevirirken içindeki o resim sevgisini de geri getirdi. İçgüdüsel yaşamda kalma güdüsü beni iyileşmeye mi zorluyordu?

Derken yarım kalmış tablolarımı ortaya çıkardım. Araştırınca bunun da bir bilimsel karşılığı olduğunu gördüm. Zeigarnik Etkisi. 1920'lerde Sovyet bir psikiyatr olan Bluma Zeigarnik tarafından, restoranda yenilen bir yemeğin ardından keşfedilen ve takip eden yıllarda yapılan araştırmaların neticesinde net olarak ispatlanan bu etki; bitirilmemiş işlerin zihni meşgul etmeye devam ettiğini, tamamlanmış işlerin ise beyinde bir köşeye kaldırıldığını ifade ediyor. Bu etkiye göre yarım kalan şeyleri bir türlü unutamama nedenimiz, o işin sonucunda rahatlığa ve doygunluğa erişememiş olmamız. Beyin, o sürecin sonunda verdiği emeklerin ve zamanın karşılığını alamadığını düşündüğü için, ödülüne kavuşamamış olmanın verdiği etkiyle zihnimizi o konulara odaklamaya ve bir sonuç almaya çalışmaya devam ediyor.Beynimiz yarım kalan işleri sonuca ulaştırıp zihinsel tatmine erişmeden, yeni işlere veya deneyimlere odaklanamıyor.

Üstelik yarım kalmış işler, bilinç altından sürekli sinyal göndererek zihinsel ve duygusal kaynakları tüketerek bizi daha stresli, endişeli, mutsuz etmeye sürüklüyor. İşte bu noktada Zeigarnik etkisi doğal yoldan devreye girerek bizi uzun süre kalan konuları çözmeye motive ederek, zihinsel mutluluğu geliştirebiliyor. Böylece kendine güven ve benlik saygısı artırırken, bir başarı hissi vererek kişisel gelişim ve olgunluk hissine de katkıda bulunuyor.

Benim gibi herkes için bu zorunlu süreçte düşünen, isteyen, farkındalık kazanabilenler için pek çok kazanımlarımızın olacak olması çok mümkün görünüyor ama gerçekte eksikliklerini hissettiğimiz pek çok şey ise bu sürecin bilinçle, akılla, bilimle, sevgiyle, sağlıkla aşılmasını ve yeniden farkına vardığımız güzellikleri ve kazanımlarıyla birlikte özgürce yaşama isteğini zorunlu kılıyor.

Sağlıklı ve mutlu günlerde birlikte olmak umuduyla. yaşamınızı sevin ve sahiplenin.

DS.

25 Mart 2020 Çarşamba

Corona Günleri



İnanılmaz, öngörülemez,hayale sığmaz bir deneyim yaşıyor insanoğlu 21. yüzyıla girdiğimiz bu dönemde. En büyük dağları ben yarattım edasında olan insanoğlu çıplak insan gözüyle görülemeyecek küçüklükte bir virüsün saldırısıyla tarumar olmuş vaziyette.


Benim de birkaç sene öncesine kadar çalıştığım firmada mermer ithalatı yaptığım Çin'in Wuhan kentinde başlayıp Avrupa, Asya, Avustralya, Amerika ve Afrika kıtasını etkisi altına alan Corona Virüsü(Covid19) şu ana kadar toplam 17.159 kişinin canını aldı. Bu sayı hergün katlanarak artıyor.Dünya genelinde pozitif vaka sayısı 381.499'a ulaşarak 350 bin sınırını aştı.
" Hayatınızı yavaşlatın. Risk ortamına girmeyin. Riski evinize taşımayın. Evde kalın. Hayat eve sığar" uyarılarıyla hepimiz evlere tıkıldık. temizliği abartarak yeniden yeniden öğreniyoruz.


Benim şehrimde bir tek martılar özgürce uçuyor. Hepimiz yaşadığımız bu kaygılı sıkıntılı korku dolu kaos döneminde evde endişe ve kaygı içinde hayatta kalıp sevdiklerimizi korumaya çalışırken bir taraftan trajik halimize diğer taraftan komik halimize bakarak, duygularımızın analizi yapmaya çalışıyoruz ama bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Sorunları çözmeye çalışırken, daha önce hiç deneyimlemediğimiz, önemi üzerinde düşünmediğimiz değerlerin farkına varıyoruz. Bir anda ortaya çıkan bir virüs nedeniyle hayatlarımız, planlarımız hayallerimiz darmadağınık oldu. Böyle bir süreçte psikolojik olarak güçlü kalmak hiç kolay değil. Evde hijyen sağlamak için marketten aldığımız kahve poşetini çamasır suyuyla yıkarken, bir anda yıkamanın gücüyle patlayıp bütün mutfağa saçılan kahveyi temizlerken. markete sipariş verdiğimiz torbaları içeri almadan önce yada kuryeyi kolonya ile dezenfekte ederken , sokakta yakınından geçmemek için karşı kaldırıma geçerken, yüzümüzde taşıdığımız maskeleri çıkardığımızda aynada yüzümüzde maskenin bıraktığı izi gördüğümüzde yaşadığımız duygu karmaşasının farkına varıyoruz. Yakın bir gelecekte bu gidişatta çoğumuz agorafobik ve OKB hastası olarak obsesif ve kompolsif davranışlar sergilemeye başlayacağız. Uzmanlar bu durumun adını koronafobi koydular. Sosyal medyanın çok daha yaygın ve kontrolsüz kullan ılması ise psikolojik hasarlara sebebiyet verecek etkiye sahip. Hepimiz corona virüsüne yakalanmasak bile yan etkilerine maruz kalmamız içten bile değil. Korktuğumuz kanser hastalığı bile yerini ruh kanserine bıraktı.


Bu günleri daha kolay atlatabilmek için her zamankinden daha çok birbirimize sevgiyle kenetlenmeye ihtiyacımız var.


İşte böylesi günler sürerken bizi bu yan etkilerden koruyacak, fiziksel rahatlamanın yanı sıra, psikolojik dengenizi kurmamızı sağlayacak ve hayatı eve sığdıracak şekilde küçültecek uğraşlar yaratmaya uğraşıyoruz herbirimiz...


Corona günlerinde arayış içindeyken ben de Mandala'yı keşfettim.


Keşişler yaptıkları yüce bir varlığa adadıkları Mandalayi tek üfleyişle dağıtırlarmış. Bu eylem herşeyin gelip geçici olduğunu ve dünya malının dünyada kalacağını bize hatırlatsın diye yapılırmış.

Sanskritçe "çember ve merkez" anlamındaki mandalalar Vajrayana Budizmi ile ilişkilidir. Günümüzde en genel haliyle evrenin bütününü ifade ediyor. Geometrik şekilleri bir araya getiren yuvarlak biçimlerden oluşarak, meditasyon için kullanılıyor.




Mandala boyamak odaklanmayı sağlayarak nefes alıp vermeyi düzenler. Ayrıca zihnimize hücum eden düşünce dalgalarını kırar.

Ben denedim gerçekten ruh halime çok iyi geldi. Deneyin derim.

Pratikte pek çok tanımı olmasına rağmen Özgürlük felsefede insanın, doğadaki ve toplumdaki nesnel gelişmenin yasalarıyla, zorunlukla olan ilişkisi; özellikle bu zorunluğu bilme ve ona pratikte egemen olma derecesi olarak tanımlanır. Yaşadığımız dünya üzerinde bugün anladığımız bir gerçek var ki, bedensel özgürlük elbetteki mutlu yaşamak için gerekli ama düşünce özgürlüğünü sağlayabilmek bedensel özgürlüğü sağlamak kadar kolay değil. Bugün sizden kilometrelerce uzakta bilmediğiniz tanımadığınız bir insanın öğle yemeğinde yediği bir yarasa yüzünden siz bedenen evlerinize hapsolmuş, kendiniz ve sevdikleriniz için hayatta kalma mücadelesi veriyor ve bedesel tutsaklık yaşıyorsanız bu bir insanın hayatının mesafeleri yok ederek diğer bir insanın hayatıyla ne derece bağlantılı olduğunu, bir kelebeğin çırptığı kanatların yarattığı girdabın, binlerce kilometre uzakta kasırgaya neden olabildiği gibi bir kişinin yarattığı kaosun kelebek etkisiyle büyüyerek size kadar ulaşabildiğini gösterir. Bugün yaşadığımız gerçek bize gösterdi ki herbirimizin hayatı bir diğerine bir puzzle'ın parçaları gibi bağlıdır. Her birimiz, insanoğlunun bilgiyle ürettiği bilimin bu sorunun üstesinden gelmesini, yaşadığımız tek yer olan dünyamızı ilgilendiren bu zorlu sürecin bitmesini sabır ve umutla bekliyoruz,vakti geldiğinde güzel günlerde ve sağlıkla ama bu kaostan ders alarak yeniden özgürlüğümüze kavuşacağımız günleri umutla ve özlemle bekliyoruz. Şimdilik hoşçalın ama evde kalın.

12 Şubat 2017 Pazar

Ağaçların Bayramı



Tüm insanlık için evrensel bir anlam taşıyan değerler vardır. Tarih boyunca doğanın dilini okumaya çalışan insanlar elde ettikleri bilgileri bir ritüel haline getirerek gelecek kuşaklara aktarmışlardır. İnsan doğası gereği iyiyi ve kötüyü içinde taşır. Zaman zaman ağırlıklı olarak hangi yönü ağır geldiyse insanlık tarihi de bu yönüne göre yazılır. O nedenle insanlık tarihini süregenliği dizgesinde inceleyerek atalarımızın bizlere bıraktığı mirası doğru okuyabilmeliyiz. Aksi taktirde insanın hem kendi gerçeğine hem de insanlik gerçeğine ulaşabilmesi çok uzun zaman alacaktır.

Tu Bişvat'ı Yahudiliğin bir bayramı olarak değil ağaçların bayramını insanlığın evrensel bir gerçeği olarak yaşayabilseydik keşke. İnsanları birbirinden ayıran, bölen, koparan her olguyu yok ederek bütünü algılamayı başarabilsek keşke.

Bu yazımda bahsetmek istediğim Yahudilikte kutlanan Tu Bişvat Bayramı. Aşağıda alıntı yaptığım yazı Nazlı Doenyas'ın yazısı.İnsana ait evrensel gerçekler bizden önce yeryüzünde yaşamış ve bize keşfettikler bilgileri kendi yöntemlerince aktarmaya çalışmış insanların söylediklerine bir kulak verebilmek. Hertürlü onyargıdan, dogmadan, izmden, kısacası insanı insandan ayıran olguları dışarıda bırakarak .
Bence bu günün anlamı ağaçların korunması, yenilerinin ekilmesi ve gelecek kuşaklara yemyeşil bir miras bırakılmasıdır. Bu anlam tüm insanlık için evrenseldir. hadi gelin bugün içimizdeki tüm sevgi, iyiniyet, içtenlik, sıcaklık, sevkat kısaca iyi olan ne varsa tüm o güzel duygularla bir fidan dikelim bahçemize. O fidan büyüsün cocuklarımıza torunlarımıza onların çocuklarına atalarımızın bize bıraktıklarını taşısın...

Sevgilerimle

 Bu bayramın ana mantığı, toprağın suya doyması, ağaçların artık topraktan su almayı bırakıp, kendi öz suları ile beslenmeye başlamalarıdır. Bunun tam olarak ne zaman olduğu konusunda Mişna bilginleri yüzyıllar boyu tartışmışlardır. Akdeniz bölgesinde, yağmur sezonu Sukot zamanı  (Tışri Ayı’nın 15’i ) başlar. Yağmurların toprağı ve ağacı suya doyurmaları yaklaşık olarak dört ay sürer 10Şubat (Şevat Ayı’nın 15’i) ise Tu Bişvat'tır. ve o zamandan sonra ağaçlar meyve vermeye hazır olur. Tu Bişvat, ağaçlar için yeni bir yıl başlangıcı olduğu için, sene dönümleri bu tarihe göre ayarlanır.

Tora’da söz edilmeyen bir bayram olan Tu Bişvat, sözlü Yahudi kanunlarının derlemesi olan Mişna’da karşımıza çıkar. Bu bayrama ait yapılması zorunlu olan yani yapılmazsa ‘günah’ sayılacak bir yükümlülük yoktur. Geleneklere ve yaygın uygulamaya göre, bu gün özellikle kutsal topraklarda yetişenler olmak üzere (buğday, arpa, üzüm, incir, nar, zeytin, hurma) ve yeni sezona ait çeşitli meyveler yenir, küçük kuruyemiş kesecikleri hazırlanıp çocuklara dağıtılır ve ağaç dikilir.

Tu Bişvat, tarımla ilgili birçok mitzvanın başlangıç tarihi olduğu için, geleneksel olarak bu günün anısına birçok meyve yenilir.

Fakat oluşmuş her geleneğin altında, bu geleneğin oluşmasına ve yerleşmesine yol açan sebepler vardır. Yüzyıllar boyu bilgeler Tora ile bayramlar ve gelenekler arasındaki bağlantıları incelemişler, farklı yorumlar getirmişlerdir. Tora öğretilerinin, yorumlanabildiği takdirde, her çağ ve zamana uygulanabilir nitelikte olduğunu görmüşlerdir. Tora, Tu Bişvat’tan bahsetmediği halde, birçok yerinde ağaç ile insanı karşılaştırmıştır. O zaman ‘ağaçların yılbaşı’nda, bu benzetmeyi, gelişme yolunda nasıl kullanabiliriz?

Tora: Ağaç = İnsan

Rabbi Shraga Simmons, Tora’nın, birçok yerinde insan ile ağacı karşılaştırdığını belirtir.

“Bir şehre, onu ele geçirmek için savaşmak üzere uzun bir süre kuşatma uyguladığında,(şehrin) ağacını, üzerine balta savurup yok etme.Ondan (meyve) yiyeceksin;(bu yüzden)onu kesme; zira insan (‘ın yaşamı) kırın ağacı(‘na bağımlı)dır (ve bu ağaç) senin önündeki kuşatmaya dahildir.(Devarim-20:19). Yani, “İnsan kırın ağacıdır”.

“Çünkü halkım ağaçlar gibi uzun yaşayacak...” (Yeşayau-65:22)

“Böylesi su kıyılarına dikilmiş ağaca benzer” (Yirmiyau-17:8)***

Neden böyle bir benzetme yapılmıştır?

Rabbi Simmons’a göre, bir ağacın, yaşamına devam edebilmesi için, dört elemente ihtiyacı vardır: toprak, su, hava ve ateş (güneş). İnsanın da, tıpkı ağaçlar gibi, hayatta kalabilmek için aynı temel elementlere ihtiyacı vardır.

Toprak

Bir ağacın, toprağa güçlü bir şekilde ekilmesi gerekir. Toprak, ağacın, besinini çektiği bir kaynak olmanın yanında, ağacın köklerinin gelişip yayılması için alan da temin eder. Aynısı insan için de geçerlidir. Talmud bunu şöyle dile getirir:

“Bilgisi, icraatinden fazla olan kişi, dalları köklerinden fazla olan ağaca benzer, kuvvetli bir rüzgar ağacı kökünden koparır ve devirir. Fakat icraatları bilgeliğinden fazla olan kişi, dalları az ancak kökleri güçlü olan bir ağaca benzer, en güçlü rüzgarlar onu yerinden bile kımıldatamaz.”(Avot 3:22)

İnsan, dıştan bakıldığında sanki başarılıymış gibi görünebilir, iyi bir iş, güzel bir ev, araba, vb. Ancak ait olduğu topluma ve tarihine sahip çıkmaz ve ona bağlı yaşamazsa, hayatta karşısına çıkan zorluklar karşısında dayanma gücü olmaz. Onu umutsuzluğa ve yıkıma götürebilecek eğilim ve hevesler karşısında savunmasız kalır. Güçlü bir rüzgarda aynen zayıf kökleri olan bir ağaç gibi altüst olur. Raşî’ye göre, öğrendiklerini uygulamayan kişinin Tanrı’ya olan bağlılığı da gevşektir ve her an kopabilir.

Eğer kişi, ekonomik durumu ve sosyal statüsüne bakmadan tarihine ve ait olduğu topluma bağlı olarak yaşıyorsa, en güçlü rüzgarlar bile onu sarsamaz. Uygulamanın ne kadar önemli olduğunu bilen ve her şeyin başında icraat olduğunu idrak eden kişi, manevi bir çıkmaza girmez ve böyle bir insanın manevi temelini yıkmak mümkün değildir.

Rabbi Simmons’a göre, insanın, geleneksel ve ahlaki değerlerin verildiği, aynı zamanda büyümesini ve gelişmesini destekleyen bir temele ihtiyacı vardır. Olumsuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, döneceğimiz ve orada tekrar canlılığımıza kavuşabileceğimiz emin bir sığınağa ihtiyacımız vardır. Cemaat (toprak), kişinin hatalarına rağmen kabul gördüğü, sevildiği ve desteklendiği sağlam bir sığınaktır.

Su

Yağmur suları toprak tarafından emilir ve köklerin Tanrı’nın mükemmel detaylarla yarattığı sisteminden geçerek gövde, dallar ve yapraklara taşınır. Su olmazsa, ağaç kurur ve ölür.

Rabbi Simmons, Kutsal Kitap’taki Tora-Su karşılaştırmasına dikkat çeker. Buna örnek olarak Moşe Peygamberin şu cümlesini açıklar (Devarim-32:2): “Yağmur gibi damlasın öğretim….Ve çimin üstünde yağmur damlaları gibi” Tora ve yağmur, göklerden yeryüzüne inerek susuzluğa ve kuraklığa derman olur. Tora Tanrı’dan aşağı akar ve her nesilde Yahudiler tarafından özümsenir. Tora insan ruhuna tad ve canlılık verir. Tora’ya bağlı olarak yaşanan bir hayat, bilgelik ve iyi davranışlarla tomurcuklanır.

İnsan susuz kaldığında kuruyup, kendinden geçip sonunda kendi babasını bile tanıyamıyacak duruma gelir. Ayni şekilde Torasız kalan insan da, Baba’sı Tanrı’yı bile tanıyamıyacak şekilde kendinden geçip yönünü şaşırabilir.

Hava

Bir ağacın yaşamak için havaya ihtiyacı vardır. Hava, ağacın solunumu için gerekli olan oksijeni ve fotosentez için gerekli olan karbondioksidi sağlar. Dengesiz bir atmosfer ağacın havasız kalıp ölmesine sebep olur.

“Tanrı, adamın burun deliklerine bir yaşam nefesi üfledi. İnsan böylece yaşayan bir canlı haline geldi” (Bereşit-2:7). Rabbi Simmons, İbranicede “Neşima-nefes” ile”Neşama-ruh” için kullanılan kelimenin aynı olduğuna dikkat çeker.

Bunu da, manevi hayat gücümüzün hava ve solunum yoluyla geldiği şeklinde yorumlar. Fiziksel bir maddeyi tat, dokunma ve görme duyularımızla algılarız. (İşitme bile ses dalgalarını algılamakla oluşur)

Duyuların en manevi olanı, varlığında en az fiziksel madde içeren, koku alma duyusudur. Talmud’un dediği gibi: “Koku, bedenin değil, ruhun yararlandığı bir şeydir” (Şabat çıkışı-Avdala’da ruhu rahatlatmak için güzel bir koku koklanması gibi). Bet Amikdaş’ta koklama duyusuna hitap eden Ketoret- tütsü sunusu, her gün iki kez yapılmasına rağmen, Bet Amikdaş’ın en kutsal yeri olan Kutsallar Kutsalı’nda sadece senede bir gün, Yom Kipur’da sunulurdu. Bu da, kokunun yüceliğinin, Tanrı huzurunda ayrı bir yeri olduğunu gösterir.

Talmud, Maşiah geleceği zaman, “koklayacak ve yargılayacak” der. Bunun anlamı da, karmaşık durumların ardındaki gerçeği belirlemek için ‘manevi duyarlılığını’ kullanacağıdır.

Ateş

Bir ağacın yaşamak için ateşe-güneş ışığına- da ihtiyacı vardır. Ağaç, sağlığı ve gelişimi için elzem olan fotosentezin gerçekleşebilmesi için gereken enerjiyi güneşten alır.

İnsanların da yaşamak için ateşe-sıcaklığa-ihtiyaçları vardır. Bu sıcaklık, arkadaşların ve cemaatin, toplumun sıcaklığıdır. Kişi; aile, arkadaş, komşu, ortak vb.den farklı enerjiler alır ve bunları kimliğe ve davranışlara dönüştürür.

Yahudilikteki temel görenekler ve törenler aileye ve cemaate, topluma dayalıdır. Bu görenek ve kutlamalar doğumdan başlar, ergenlik, evlilik, eğitim ve hatta ölüme kadar devam eder.

AĞAÇ BAYRAMINDA İNSANIN YERİ

Bu sene, 14 Şevat akşamı (19 Ocak Çarşamba akşamı) kutsal topraklarda yetişen meyveleri, Tanrı’ya onları yarattığı için şükretme berahalarını söyleyip yedikten sonra durup biraz düşünelim.

“İnsan kırın ağacıdır”(Devarim 20:19). Bizler toplumda nasıl bir ağacız?

Köklerimizle toprağa, toplumumuza, tarihimize, dönemsel heves ve eğilimlerle yıkılmayacak şekilde sıkı sıkıya bağlı mıyız?

Susuz kalıp kurumamak, yönümüzü şaşırmamak için, yaşamımızı devam ettirebilmek için gerekli suyumuzu, Tora’yı yeteri kadar alabiliyor muyuz?

Bilgimizi, Tora öğretilerimizi hareketlerimize, yaşantımıza da yansıtabiliyor muyuz, yoksa sadece kuralları ve felsefesini öğrenmekle mi yetiniyoruz?

Ruhumuzun nefes alabilmesi için gereken havayı, maneviyatı sağlayabiliyor muyuz? Sağlığımız ve gelişimimiz için gereken ateşi, sıcaklığı, ona yakın yaşayarak, ait olduğumuz toplumdan ve çevreden edinebiliyor muyuz?

Bunların üstünde biraz düşünerek, aslında birçok derin mesaj içeren Tu Bişvat Bayramı’nın en azından bu mesajlarının kalplerimizde ufak tohumlar ekmesini ve zamanla tomurcuklanıp meyve vermelerini sağlayabiliriz.

Tu Bişvat Kova Burcu

Şevat Ayı’nın burcu Aquarius-Kova’dır. Aramca’da Aquarius-Dli kova anlamına gelir ve işareti, kovadan su döken bir su taşıyıcısı şeklindedir. ‘Kova’, İsrail’in işaretidir, çünkü kovanın tek amacı, su çekmektir. ‘Su’, Tora’yı sembolize eder. “Ey susamış olanlar, sulara gelin” (Yeşayau-55:1) Yahudilerin yaratılış amacı, Tanrı’ya Tora yoluyla hizmet etmektir. Bu da, Tora bilgeliğini su çeker gibi çekip, ‘susamış’ insanlara ‘su-bilgelik’, maneviyat sağlamaktır. Yahudi astrolojisine göre, Şevat Ayı, kişinin, maneviyattan ne kadar uzak olursa olsun, Tanrı’ya yakınlaşabileceği, günah dolu geçmişinden koparak yenilenebileceği, arınabileceği bir aydır. Bu arınma da, ‘Su-Tora’ya dönüş ile gerçekleşecektir. Bu inanışın kökü Moşe Peygamber’in, son konuşmasına dayanır. Yahudi geleneklerine göre, Moşe, beş haftada açıklamasını tamamladığı son kitap, Devarim’i anlatmaya, Şevat Ayı’nın 1’inde başlamıştır. İnanışa göre, orada olan ve Moşe’yi dinleyen ortalama bir insan, Şevat Ayı’nın 15’inde (Tu Bişvat), kendindeki manevi gelişmeyi hissetmeye başlamıştır. Bu da Tu Bişvat’ın insanın gelişimi için ne kadar önemli bir tarih olduğunu doğrular.

Yine Yahudi astrolojisine göre,15 Şevat, Tanrı’nın yargı ile merhamet özelliklerinin birleştiği bir gündür. Tüm bitki alemi ile ‘meyve’ veren ağaçların da yılbaşı olan bu gün, Adem’in yasak olan Bilgi Ağacı’nın meyvesinden yeme günahının da düzeltileceği gün olarak ifade edilir.

20 Kasım 2016 Pazar

Felix Ziem“Işık Denizinde Bir Gezgin”

Şu sıralar en favori mekanım Pera müzesi. Ne zaman ayaklarım beni oraya götürse, kendimi ait olduğum yerde olduğumu, çıktığımda ruhumun boşluklarının bir nebze de olsa dolmuş ve rahatlamış olduğunu hissediyorum. O nedenle etkinliklerini instagram'dan da takip ediyorum.
Geçen gün yine instagramda dolaşırken rastladığım bir etkinlik beni ta içine çekti. Şöyle bir haber vardı.
Cazın "Altın Çağı"nda dansa davetlisiniz! İstanbullu quintet "Flapper Swing" bugün 20:00'da Pera Café'de! 
Açıkçası araştırınca en az ağaçtan kafasına elma düşünce yerçekimini keşfeden Newton kadar mutlu oldum.
Ancak caz rüyası 20.00 de başlayacaktı ve ben müzeye vardığımda Orta Avrupa Film festivali resepsiyonu devam ettiğinden cafeye giremedim. Yukarı çıkıp yeni gelen kolleksiyonlara göz atmak istedim.
Dördüncü katta Balkan Güncel Sanatı Üzerine Yeni Sergi: “Balkanlardan Gelen Soğuk Hava”sergisi vardı. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Romanya, Sırbistan ve Slovenya’dan farklı kuşaklardan çağdaş sanatçıların eserlerine yer veriyordu.
Sergi, Yugoslav asıllı rahmetli eşimden dolayı pek de yabancı olmadığım Balkan kültürü ve sanatının izlerini taşıdığından, hatırlamak beni çok heyecanlandırdı. Özellikle 30 dak. lık Slovakya'da okuyan genç bir Hollandalı öğrencinin criminal olmayan tamamen protesto amaçlı Slovakya National müzesinden 2 milyon dolarlık bir tabloyu çalma görseli beni sonsuz düşüncelere ve sanatın nerelere ulaşabileceğini farketmiş olmanın heyecanını yaşattı. Yine Beyaz isimli bir görselde Kosova'da yaşayan 90 yaşlarında bir kadının savaş yıllarına raslayan donemlerde kendini beyaz giysilere büründürerek yaşamını ne sekilde yonlendirdiğine ilişkin izlediklerim beni hayretler içinde bıraktı.


Pera müzesinin sergiyle ilgili basın açıklaması :
"Lübliyana Müzesi ve Galerileri iş birliğiyle düzenlenen sergi, bölgenin kaçınılmaz olarak akla gelen siyasi çağrışımları göz önünde bulundurulmaksızın, bir doğa olayı üzerinden biçimleniyor: Rüzgâr. Maja Bajević, Braco Dimitrijević, Vadim Fishkin, IRWIN, Laibach, Mladen Miljanović, Ivan Moudov, OHO, Dan Perjovschi, Mladen Stilinović, Ulay ve Sislej Xhafa gibi sanatçıların kendilerini çevreleyen sosyal, politik ve kültürel izlenimlerine yer veren sergi, videodan fotoğrafa, çizimden yerleştirmeye farklı mecralardan çarpıcı eserleri bir araya getiriyor. Böylece sergiyle, farklı nesillerden Balkan sanatçılar arasında yeni bir diyalog oluşturulması hedefleniyor

Lübliyana Müzesi ve Galerileri’nde sanat yönetmeni olarak çalışan Alenka Gregorič ile Ali Akay’ın küratörlüğünde düzenlenen serginin rüzgâr üzerinden kurulan teması aynı zamanda kışın gelişine işaret eden “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” söylemine gönderme yapıyor. Rüzgârı coğrafya ve sanatla ilişkilendiren Ali Akay, “Neden insan merkezli bir dünyaya bakalım da doğa merkezli bir insan–oluşa bakmayalım?” sorusunu gündeme getiriyor. İstanbul’un tarihsel ve kültürel alanlarda her dönem Balkanlar’ın etkisinde olduğunu hatırlatan Akay, Batı ile Doğu bloğu arasındaki bağların izini kaybetmeye başladığı günümüzde bu serginin anlam kazandığını vurguluyor. Sergi ile birlikte İstanbul kenti, zamanlar ve kültürlerin karşılaşmasına sahne olurken, bize Balkan geçmişimizi hatırlatacak bir düşünme alanı yaratıyor. Alenka Gregorič ise Balkanların tam olarak nerede başlayıp bittiğine dair bir uzlaşma olmadığını vurgulayarak, serginin bu yüzden Balkanlarla ilgili kalıplaşmış görüşleri desteklemek yerine, onun kendi tarihini, coğrafi konumunu ve her şeyden önce de en sadık biçimde hizmet ettiği sistemi, yani sanat sistemini sorguladığını belirtiyor. 


Bir alt kata indiğimde Félix Ziem'in Işık denizinde bir gezgin sergisi ile karşılaştım. Henüz hayattayken eserleri Louvre Müzesine kabul edilen ilk Fransız sanatçı Félix Ziem 19. yüzyılın özgün manzara ressamlarından. Küratörlüğünü Lucienne Del’Furia ve Frédéric Hitzel’in üstlendiği sergide


Ziem’in yağlıboya tabloları ile Kırım Savaşı döneminde İstanbul’da gerçekleştirdiği desen çalışmaları var. Tabloları denize aşık bir ressamın fırçasından günümüze aktarılanlar, Babasının Doğulu oluşu O'nu Doğunun deniz olan şehirlerine yolculuğa itiyor.



1856 Temmuzundan Eylül ayına kadar Pera bölgesindeki tepelerde yaşamış. Fransa'ya döndüğünde günlüğüne;
“Ah ah! Gördüğüm şeyleri nasıl anlatabilirim ki. Doğu bütünüyle gözlerimin önüne serilmişti. Gören ve derinden etkilenen kişi asla unutmaz. Onca zamandır aradığım şeyi, bana resmi ve sanatı candan sevdiren sevimli doğayı buldum sanırım!” diye yazmış.




Felix Zeim sayesinde 19. yüzyılın İstanbul ve Venedik gibi şehirlerine onun gözlerinden bakma şansına sahip olabildim

.

Benim için bir zaman yolculuğu gibiydi. 10 sene önce gittiğim Venedik'in San Marco meydanında bu defa 1850 lerde dolaştım. Çok sevdiğim İstanbul'un yine o dönemlerinden bugüne köprü kuran şanatçının eserleriyle gezindim durdum.
  Ve nihayet Flapper Swingle tanışma zamanı gelip çatmıştı. Heyecanla sahne kenarında küçücük bir alana kendimi sığdırarak elimde şarabım kendimi bu muhteşem müzik gurubunun yaptığı müziğin inanılmaz büyüsüne kaptırdım.

Sabah kalktığımda gözlerimi daha bir mutlu ve umutlu açtım yeni güne. Ruhum bir gün önce maviye tutkun bir tarla kuşunun özgürlüğünü tatmıştı çünkü. İşte bu sanat'ın büyüsüydü...































10 Haziran 2016 Cuma

Neden bu kadar kasalım ki?





Aşağıda yazılanları okuyunca yorum eklemeden bloguma almak istedim. Benim gibi sizin de bloğunuzu farklı bir bakış açısından değerlendirme fırsatı sunduğu için merak edeceğinizi düşündüm. Benim bloguma gelince bir nevi günlük tutar gibi hiç kimseye beğendirme kaygısı taşımadan kendim için yazıyorum bu bloğu. Önceden tasarlayıp bir takım plan program dahilinde ya da mentorluk yada koçluk alarak yapmaktan hiçbir zaman hoşlanmadım. Yapılan her işin özde ve natural olanı beğeniliyorsa o iş başarılıdır benim gözümde, GDO eklenerek yazılmış yada yapılmış hiç bir iş başarılı değildir demiyorum,Ancak reytinglere bakıldığında mutlaka başarılı olarak adlandırılan yada aldığı reklam sayısı kadar başarılı olma fikri beni irrite ediyor. Hele hele bu amaçla amatörce blog yazanların diğerlerini rakip gibi görmeleri bunu bir hırsa dönüştürmelleri bahsettiğim.Benim ilkelerim doğrultusunda eğer okunan bloğunuzda anlattıklarınız okuyucu çekiyorsa bu doğal olmalı, yazdığınız blogun başarılı olma kriteri için. Tabii ki farklı bloglar okuyup güzel olan kısımları kendinize özgü olacak şekilde blogunuza almayı yine dogru buluyorum.
Anlatmaya çalıştığım, bu anlayış hayatın her alanına o kadar sindi ki, değer anlayışlarımızı, başarı, hatta sevgi paylaşma saygı kriterlerini değiştirdi. Bilmem anlatabildim mi?
Şimdi sizin yorumunuza bırakıyorum. 

Bloglama Konusunda Sıklıkla Yapılan Hatalar


Tam yazmaya başlayacaksınız, ama konuya nereden gireceğinizi bir türlü bulamıyorsunuz. Elinizi klavyenin tuşları üzerinde gezdiriyor, yoğunlaşmaya çalışıyor, tam oldu bu iş diye düşünürken bulduğunuz sihirli kelimeyi unuttuğunuzu fark ediyorsunuz. Sonra aniden gelen ilham ve istekle yazmaya başlıyor, yüzlerce kelime yazdıktan sonra bir bakıyorsunuz ki anlatmak istediğiniz konu dışında başka her şeyden bahsetmişsiniz. Doğal olarak başa dönüyor ve hoop! sil baştan yazmaya çalışıyorsunuz. Sizce neden bahsediyor olabilirim? Günümüzün en popüler alanlarından biri desem? Kimilerinin para kazanmak amacıyla bu yola çıktığı, kimilerininse sadece hobi amaçlı yaptığı bir iş desem? Tamam tamam, söylüyorum. Bahsettiğim konu bloglama! Yani aynı zamanda zamanımızın internet üzerinden yapılan en kazançlı işlerinden biri! Sonuçta; bloglar insanlarla iletişim kurmak, fikir paylaşmak, ürün ya da hizmet pazarlamak için etkili araçlar. Bloglama yapabilecek yeterliliğe sahip olanlar da bu etkili araçlardan faydalanmayı kesinlikle biliyorlar.

Sonuçta, amacınız ne olursa olsun bloglama hususunda dikkat etmeniz gereken bazı noktalar var. Daha doğrusu, bloglama alanında başarılı olmak için bazı hatalara dikkat etmeniz lazım diyeyim. Çünkü pek çok blog yazarının başarısızlığa sürüklenmesindeki temel nedenler neredeyse çoğunun yaptığı aynı hatalardır. İşte bu nedenle siz başkalarının tecrübelerinden faydalanmayı bilmeli ve daha önce defalarca düşülmüş tuzaklara düşmemek için adımlarınızı doğru atmalısınız. Tabii, eğer bu alanda gerçekten başarılı olmayı ve ilerlemeyi istiyorsanız. Peki, nedir dikkat etmeniz gereken hatalar? İşte onları da aşağıdaki başlıklarda bulacaksınız. Bakın bakalım, sayısız blog yazarının başarısına engel olan en sık yapılan hatalar nelermiş?Peki, ya siz kelime anlamı olarak; blog sitesine yazı yazmak, yani blog yazarlığı yapmak olan bloglama hakkında ne düşünüyorsunuz? Daha önce kendinize bir blog açmayı hiç düşündünüz mü? Ya da takip ettiğiniz başarılı blog siteleri var mı? Veya internetten para kazanmak denildiğinde akla ilk gelen yöntemlerden biri olan bloglamayı belki de şu an kullanmaya çalışıyorsunuz. Belki aylar öncesinde açtığınız bir blogunuz var, ama henüz istediğiniz kazancı elde edemediniz. Gelen ufak tefek reklam teklifleri haricinde bu işin bir hayrını göremediniz. Aslında içeriği ve teması bakımından gayet başarı olduğunu düşündüğünüz, tekil ziyaretçi sayısının da ortalamanın üzerinde olduğu blogunuzdan neden istediğinizi hala alamadığınızı merak ediyorsunuz. Belki de daha önce bu işi yapmayı düşünmüş, ama sabırsız davrandığınız için blog yazmaktan vazgeçmişsinizdir. Dönün tersine, sadece merak ettiğiniz için acemi bir blogger olarak bu yola çıkmış; ama zamanla bu işin tam da size göre olduğunu anlamış da olabilirsiniz.

Uzun Vadeli Düşünememek!

Uzun Vadeli Düşünememek!Bloglama konusunda sıklıkla yapılan hatalardan bir tanesi budur. Çoğu blogger gündemde olan konulara odaklandığı için nitelikli ve kalıcı okuyucu kazanamaz. Bu nedenle de sadece kısa vadede başarılı olabilir. Anlık olarak çok fazla kullanıcı çekebilecek, ama uzun vadede okuyucu sayısını arttırmayacak bu hata yüzünden de hedeflenen başarı elde edilemez. Yani başarılı bir blog yazarı olmak istiyorsanız; içeriğiniz sadece popüler konularla sınırlandırmamalı, yayınlandıktan aylar sonra bile okunabilecek nitelikte içerikler üretmeye çalışmalısınız. Çünkü blogunuzun popüler konularla dolu olması, asla ama asla bir başarı ölçütü olmayacaktır.

Kopya İçerik Üretmek!

Kopya İçerik Üretmek!Tamam, içeriklerinizin konusunu belirlerken elbette başkalarının yazdıklarına bakabilir, onlardan esinlenebilirsiniz. Ama bu işin ucunu kaçırdığınız zaman, özgünlükten uzaklaşır ve başarısızlığa sürüklenirsiniz. Çünkü konularınız tükendiği zaman adımlarınızı başkalarına göre atmak durumunda kalır ve gündemde olan konulara yönelirsiniz. Böylece yapabileceğiniz en büyük hatalardan birini yapmış olursunuz. Sonuçta bu konuda yeterince bilinçli olmayan ve bloğunu bir an önce içerikle doldurmak isteyen pek çok blogger işte bu hatayı yapmaktadır. Yani ya kopya içerik kullanmakta ya da daha önceden yazılmış yazılar üzerinde birkaç küçük değişiklik yaparak kalitesiz içerik üretmektedir. İşte siz bu hataya düşmemeli ve içeriklerinizin hem kaliteli hem de özgün olmasına dikkat etmelisiniz. Nitekim bloglama konusunda başarıya ancak bu şekilde ulaşabilirsiniz.

Rakamlara Takılıp Kalmak!

Rakamlara Takılıp Kalmak!Bloglama hususunda yapılan hatalardan bir diğeri de rakamlara takılıp kalmaktır. Tekil ziyaretçi sayısına, üye yorumlarına, üye sayılarına ve ziyaretçi sayılarındaki artış azalışlara göre hareket eden yazarlar bu noktada da hataya düşmektedir. Yüksek rakamlar karşısında sevinen, azalmalar karşısında ise üzülen blog yazarları bu şekilde ya kendilerini demotive eder ya da gereksiz yere zafer çığlıkları atar. Çünkü başarıyı sadece rakamlara göre belirleyemezsiniz. Bir gün bakarsınız sayfanızda 3000 kişi var diğer gün bir bakarsınız 300 kişi bile yok. Bu nedenle; değişkenlik göstermesi gayet normal olan rakamlara takılıp kalmaktan vazgeçmeli, bunun yerine sizi sürekli takip eden okuyucularınıza yoğunlaşmalısınız.

Okuyucunun Niteliğine Göre Değil Niceliğine Göre Hareket Etmek!

Okuyucunun Niteliğine Göre Değil Niceliğine Göre Hareket Etmek!Hani hep derler ya, başarı için nitelikli okuyucu kazanmalısınız diye. İşte bu söz kesinlikle doğrudur. Bir blog sitesi açtıktan sonra düşünmeniz gereken ilk konu nasıl nitelikli okuyucu kazanacağınızı bilmek olmalıdır. Sonuçta gün içinde açıp kapattığımız o kadar çok sayfa, o kadar çok site var ki! Emin olun sizin blogunuz da tekil ziyaretçilerinizin çoğunluğu için şöyle bir bakılıp geçilen sitelerden herhangi bir tanesi niteliğinde olacaktır. İşte bu nedenle de nicelikten çok okuyucunuzun niteliğine odaklanmalısınız. Sizi sürekli takip edecek okuyucu kazanmak için içeriklerinizin birbiriyle alakalı konular olmalarına dikkat etmelisiniz. Kolay yollardan ziyaretçi çekme yoluna giderseniz, aynı şekilde kolaylıkla ziyaretçi kaybedebileceğinizi de bilmelisiniz.

Her Konuda Yazmaya Çalışmak!

Her Konuda Yazmaya Çalışmak!Her konuda yazmaya çalışmak da yapmamanız gereken bir hata! Çünkü bu şekilde yine kalıcı değil geçici okuyuculara yönelik çalışmış olursunuz. Daldan dala atlamak yerine birbiriyle alakalı konularda içerik üretmeye çalışmalısınız. Mesela; iş dünyası üzerine yazılar yazacaksanız, moda güzellik gibi konularda içerik üretmemelisiniz. Zira her konuda yazmaya çalışmak sizi kesinlikle başarısızlığa sürükleyecektir. İşte bu nedenle bloglama alanına yönelmeden önce ne alanda içerik üreteceğiniz bilmeli ve içeriklerinizin kendi aralarında tutarlı olmalarına özen göstermelisiniz. Teknoloji ile ilgili yazma fikriyle yola çıktıktan sonra kişisel gelişimle ilgili yazarsanız, okuyucularınız üzerinde olumsuz etki yaratır ve nitelikli okuyucularınızın sayılarında önemli bir düşüşe neden olursunuz.

Yeterli Derecede Reklam Yapmamak!

Yeterli Derecede Reklam Yapmamak!Blog yazılarınızı hobi olarak yazmıyor, bu işi profesyonel olarak yapmak istiyorsanız reklam konusuna da dikkat etmelisiniz. Yani okuyucuların bloğunuzu keşfetmelerini beklemek yerine siz onlara doğru gitmelisiniz. Sonuçta; her gün açılan yeni bloglardan sadece bir tanesi olduğunuzu unutmamalı ve içeriklerinize çok güvenseniz bile yine de kendinizi pazarlamanız gerektiğini unutmamalısınız. Bunun için de blogunuzun promosyonunu doğru bir şekilde yapmalısınız. Arama motorlarında üst sıralara çıkmak için SEO yapmayı öğrenmeli ya da bu alanda uzman olmuş kişilerden faydalanmalısınız. Aynı şekilde içeriklerinize benzer blogların ya da internet sitelerinin okuyucularından faydalanmak için reklam verme, bağlantı değişimi yapma gibi yollara yönelmelisiniz. Zira belirli bir noktaya gelene kadar bu yoları denemeniz, blogunuzun tanınması için muhakkak gereklidir.

Gelen Tekliflerde Seçici Olmamak!

Gelen Tekliflerde Seçici Olmamak!Bloglama konusunda yapılan hatalardan biri de gelen her teklife olumlu karşılık vermektir. Şöyle ki blogunuz belirli bir seviyeye geldikten sonra küçük büyük bazı firmalar sizinle iletişim kurarlar. Siz de para kazanmanın ve teklif almanın verdiği heyecanla gelen her teklife evet deme gibi büyük bir hata yaparsınız. İşte bunu yapmamalısınız. Bloglama alanında başarılı olmak istiyorsanız, gelen teklifleri akıllıca değerlendirmeli ve gelen her teklifin sizin için faydalı olmayacağını hesap etmelisiniz. Mesela; güvenilmeyen bir firmanın reklamını yaparak 100 lira kazanır, belki de bir hafta sonra 1000 lira olarak gelebilecek bir teklif şansını kaybetmiş olursunuz. Yani hemen evet demeden önce, yanıtınızın size ne kazandıracağını gerçekten düşünmelisiniz. Yoksa hem potansiyel müşterilerinizi hem de okuyucularınızı kaybedebilirsiniz.

Sosyal Medyaya Gereken Özeni Göstermemek!

Sosyal Medyaya Gereken Özeni Göstermemek!Evet, bu konuda başarılı olmak için yapmanız gereken bir diğer şey de sosyal medyaya gereken özeni göstermek. Sayfanızı yeterli ve kaliteli içerikle doldurduktan sonra onu daha çok okuyucu çekebileceğiniz takip kanallarıyla da sunabilmelisiniz. Sonuçta; sosyal medyaya gereken özeni göstermezseniz hem okuyucularınızı yeterince tatmin edemez hem de ziyaretçi kazanma şansınızı azaltmış olursunuz. İşte bu nedenle de uygun takip kanallarını kullanmanız gerektiğini bilmelisiniz. Tabii, bunu yapmadan önce blogunuzun ne kadar güçlü olduğuna karar vermeli ve ayrıca zaman ayırmanız gerekecek takip kanallarını akıllıca seçmelisiniz. Eğer çok fazla takip kanalıyla uğraşabilecek olanaklara sahip değilseniz, o zaman en fazla kitlenin olduğu sosyal medya mecralarına yönelmelisiniz.

Alanındaki İnsanlarla İletişim Kurmamak!

Alanındaki İnsanlarla İletişim Kurmamak!Eğer sizinle aynı alanda olan insanların yaptıkları işlere uzak kalıyor, onları takip etmiyor ve iletişime girmekten çekiniyorsanız; o zaman da hata yapıyorsunuz demektir. Çünkü bu hareketiniz tamamen yanlış olan ve sizi başarısızlığa sürükleyecek bir davranıştır. İşte bu nedenle, pek çok kişinin düştüğü bu tuzağa dikkat etmelisiniz. Belirli bir seviyeye girmiş blog yazarlarıyla iletişime geçmeli, onlarla fikir alışverişi yapmaktan çekinmemelisiniz. Nasıl ki başarılı olmak isteyen bir girişimci için rakiplerini tanımak ve onlarla iletişim kurmak gerekliyse, aynı kuralın blog yazarları için de geçerli olduğunu bilmelisiniz. Uzun lafın kısası; alanınızdaki insanlarla iletişim kurma konusunda çekingen davranırsanız, hanenize eksi bir puan yazılmasına neden olursunuz demektir.

Okuyucu Gözünden Bakmamak!

Okuyucu Gözünden Bakmamak!Bloglama alanında dikkat etmeniz gereken önemli konulardan biri de bu! Eğer bu alanda başarılı olmayı gerçekten istiyorsanız, blogunuza okuyucuyu gözünden bakmayı öğrenmelisiniz. İçeriklerinizin ne kadar dikkat çekici, ne kadar tatmin edici olduğunu düşünmeli; içinize tam olarak sinmeyen noktalarda hemen düzenlemeler yapmalısınız. Bu konuda arkadaşlarınızdan yardım almayı da düşünebilirsiniz. Düşüncelerine önem verdiğiniz kişilerden blogunuzla ilgili yorum yapmalarını isteyebilir, alacağınız yorumlara göre hatalı olduğunuz yerleri düzeltebilirsiniz. Yorum demişken, yazılarınıza gelen okuyucu yorumlarına da cevap vermeyi unutmamalısınız. Aksi takdirde okuyucu kaybedebilir, çünkü yorumlarına karşılık vermemekle onlara karşı saygısızlık etmiş olursunuz.
İşte bu hatalardan uzak durur ve işinizi iyi yapmak için gereken çabayı gösterirseniz, siz de bilinen en iyi bloglardan birinin sahibi olmanın gururunu yaşayabilirsiniz. Sonuçta; zaten bu konuda yeteneğiniz olduğunu düşünürsek, yapmanız gereken tek şey gözünüzü sürekli açık tutmak ve başkalarının düştüğü tuzaklara karşı kendinizi hazırlamak.
Alıntı:http://paratic.com

29 Mayıs 2016 Pazar

Eleni, Aya İrini, İstanbul Devlet Senfoni



Sanatın ve gerçek bir sanatçının bir toplumu yarınlara taşımada önemli etkileri olduğuna inananlardanım. Bu etki o kadar büyüktür ki bir dönemi bitirebilir, yeni bir çağı başlatabilir. Tarih boyunca batıda yaşanan aydınlanmaların oluşumlarında etkili oldukları gibi...

Bunu bana düşündüren perşembe günü Aya İrini'de dinlediğim Eleni Karaindrau ve dün Beyoğlu Kültür Sanatta seyrettiğim Mehdi Shabani'nin Meyhane,Dedemin Can Evi belgeseli.  

Eleni ile tanışmam onun Eternity and a Day film müzikleri albümü ile 1998'lerde oldu. O günden beri de en büyük hayranıyım ve takip etmekteydim. Hele IDSO ile Aya İrini'de konser vereceğini duyar duymaz o kadar mutlu oldum ki. Hayran olduğunuz bir sanatçıyı yakından görmek inanılmaz bir duygu yaratıyor insanda. Ancak böylece onun başka bir gezegenden değil tam da sizin dünyanızdan olduğunu hissedebiliyorsunuz. 

Konser hakkında ne diyebilirim, Soranlara Eleni, Ayaİrini, İstanbul Devlet Senfoni diyorum. Daha ne olsun.

İnsana insan olduğunu hissetiren müziği, dokularınıza kadar işleyen notaların bu kadar sihirli yanyana getirilişi, sizi alıp götürüyor. Başka bir dünyanın, başka bir toplumun ama kesinlikle olmayı istediğiniz yerde olmanın mutluluğunu hissediyorsunuz. 

Bir kez daha büyülendim. Kadın olmasıyla onurlandım. Hüznü dile getirdiği notaların duygularıma ne kadar aşına olduğunu, her birinin duygudan çıkıp anlama dönüşünü yaşadım. 

Sıradan bir insanın O'nun geldiği bu noktaya erişmesi hiç mümkün değilken, Eleni'nin bulunduğu yerden duruşunu buyuk bir hayranlıkla seyrettim. Sanatı, o sanat ile anlattıkları yada anlatmaya çalıştıkları o kadar derin ve etkileyici ki, 

Eleni ; Theo Angelopulos'un son 8 filminin müziklerini yapmış. Arıcı(Beekeeper/Melissokomos, 1986) filminin müziğinde, köklerinden koparılmış bir göçmenin sesinin, ruhunun acı ve hüznünü taşıdığı için saksafon kullanarak notalara dökmüş, Ulis'in Bakışı (Ulysses’ Gaze/ To Vlemma tou Odyssea, 1995) filminin teması insanlığın kaybetmiş olduğu masumiyeti anlatır. İlk defa Türkiye'ye konser vermeye geldiğinde seyircilerin sessizce dinleyip sonra ağladıklarını görünce çok etkilenmiş. 7 yaşında kaybettiği annesini hatırlayıp, onun bir parçasının bu topraklara da bulunduğunu düşünmüş ve çok duygulanmış, Bu duyguyu masumiyet olarak ifade edip, o masumiyeti seyircilerin gözlerinde bulduğunu anlatmış. Puslu Manzaralar ( Landscape in the mist/ Topio stin Omihli, 1988) filminin tema müziği bir isyanı anlatır. Notalarda sınırsız bir dünya özlemiyle sınırlara isyan vardır. Kitara'ya Yolculuk, Leyleğin Geciken Adımı-The Susı (The Suspended Step of the Stork/To Meteoro Vima tou Pelargou, 1991),Sonsuzluk ve Birgün, (Eternity and a Day/Mia Aionotita kai Mia Mera, 1998) Ağlayan Çayır,(The Weeping Meadow/To Livadi pou Dakrizei, 2004) Zamanın Tozu (The Dust of Time/ I Skoni tou Hronou, 2008) diğer film müzikleridir.
Yazım çok uzun oldu. Dedemin Can Evi'ni bir sonraki blogda anlatırım artık. Sizi şu güzellikle başbaşa bırakıyorum,
Eleni'den sevgilerle




20 Mart 2016 Pazar

İnsan Olmak


Hayatın gelgitleri arasında düşünceleri çırpınan insanlar gurubu var aramızda. Ben gibi,benim gibi. Bir taraftan ortadoğuyu saran kan revan ve kederin yaşadığı topraklara olan kaçınılmaz sıçramasının sonuçlarını dayanılmaz bir dehşet ve korku içinde seyrederken diğer taraftan dünkü kederinden arınmak istercesine baharın gelişini kutlamak istiyor bedenler güneşin doğdugu yerden. Yeşermiş çimenlere uzanıp mis gibi deniz kokusunu içine çeke çeke derin nefes almak, güneşin ısıtan ışıklarında bir kedi miskinliğiyle uzanmak istiyor. Bir yanı ölümden korkarken, diğer yanı yaşama sevinciyle yanıp tutuşuyor. Galiba insan olmak böyle bir şey. Hele bizim coğrafyamızda insan olabilmek daha zor. Çok zor...

Resim: Denis Sarazhin - Wind  200X200 

24 Ocak 2016 Pazar

Yaşama Dahil Olan



Blog yazmaya ne zaman başladım hatırlamıyorum. Ne zaman başladıysam başladım işte bakmaya üşendim şimdi. zaten pek çok şeye üşenir oldum Aslında üşenmek demek doğru bir tanımlama olmadı.Bakmaya değer görmüyorum demek. Bunun bir anlamı yok demek istedim.

Yaşlar ilerlemeye başladıkça hayatın daha büyük bir bölümünü tanımış oluyorsun ve yaşadıklarınla
Yaşama bakışın, anlamlandırışın ve yaşayışın değişiyor. Şu anda bulunduğum noktadan yaşamış olduklarımla diyorum ki, olgunluk oyle 8 kelimeyi bir çırpıda iki dudak arasından çıkarmak kadar kolay olmuyor hayatta.

Son günlerde ardı arkası kesilmeyen ölüm haberleri alıyorum. Genç yaşlarda okuyup geçtiğim ölüm haberleri artık daha çok dikkatimi çeker oluyor. Aynı hamile iken etrafta ne kadar çok hamile insan olduğunu farkettiğim gibi. Yaşadığım yıllara sığdırdığım tanıdık ve bildik insan sayısı arttıkça bir yaştan sonra çocukluğunuzda ve gençliğinizde şimdi sizin yaşınızda olan ve saygınlıklarıyla hayatınızda yer etmiş insanları hüzünle uğurluyorsunuz.

Bu kimi zaman lisede çok sevdiğiniz bir öğretmeniniz, gençliğinize idol olmuş bir sanatçı, ailenizde çok sevdiğiniz ve değer verdiğiniz bir akrabanız ya da okul sıralarında dükkanına , eczanesine, muayenehanesine gittiğinizde size o masumiyet hissini tattıran tanıdık sevdik ve bildikleriniz oluyor. Kimi zaman ise en sevdikleriniz, anne ve babanız.

Ancak zor olan ve kabul edilmesi çok güç olan zamansız veda ettiklerimiz. Blok yazmaya ilk başladığım senelerde Japonya'da yaşayan blok arkadaşım Sevgili Sergül'un Japon balığım dediği ve çok sevdiği Japon eşi Yoshi ve kedisi Tarçınla maceralarını takip ederken, neşe dolu daima yaşama sevincini bloguna yansıtan tatlı kızın, minimini bebeğini kaybedişinin ardından yaşadığı acıyı ve yaşama tutunmak adına bir dal parçası arayış çabalarını izlemek,.. malesef yaşama dahil...

Yada en verimli çağında mutlu bir yuva ve sevilen bir işadamı iken bir sabah aniden gelen bir kalp krizinin yaşamdan çekip aldığı Mustafa Koç'un gidişni kabullenmek...

Benim için büyük aşkla severek evlendiğim kendisi babasını çok küçük yaşta kaybettiği için hep başı bükük dolaştığını söylerken, canından çok sevdiği iki çocuğunu dermansız bir hastalığın yetim bırakmasını kabul etmek... Çok zor çok....Ama bu da yaşama dahil..

Acılar insanları olgunlaştırıyor. Bükülen elleriniz, kalbiniz olsa da başaklar gibi eğiliyor boyunlarınız. olgunlaşan buğday misali. Onun için ben artık etrafımda ne zaman dik başlı insanlar görsem uzaklaşıyorum. Bilmemenin yaşamamanın küstahlığı değil ayıp olan. Ayıp olan yaşamadıklarını bilmeyip, ne bilmediğini bile bilemeyen insan dik başlılığı demek istediğim.
Unutmamalı ki sadece mutluluk değil yaşama dahil olan, acı da yaşamın tam içinde hatta tam merkezinde...
Ancak dediği gibi Şükrü Erbaş'ın "Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük"...

4 Kasım 2015 Çarşamba

Mavi Siyah

SiyahMai 
Yorgun ve kırgın günler boyu,
Rüzgarını doldurup torbasına, terk etmiş şehri anılar.
Ardına bakmadan siyah mai umutlar
Bakakalmışlar hayal kuşları..dalgın dalgalı köpüklü sulara.
Harcanmış yitik zamanlar çocuksu sevinlerde,
Elleri boş naçar kalmış yırtık atlas kırmızı hüzünlerin.
Vedalaşılamayan ıssız yalnızlıkların sızısı kalmış yüreklerde
Dumanlı gökyüzünü griye boyamış.
Ellerin izi kalmış yıldızlarda
İki damla gözyaşı parlamış sadece 
Derin suların yansıttığı ışıltıları birleşmiş 
Uzak, gizli, erişilmez sanılan gerçeklerde...
DS