18 Şubat 2021 Perşembe

Mr Snowy


Bu hızla dönen dünyanın üzerinde,

Birbirinin üstüne devrilen günlerin arasında

ve gazete haberlerinin, konuşmaların,

tartışmaların arasında

kavgaların, ölümlerin ve mezarların arasında

öyle kıpırtısız, öyle bitkin

ve öyle düşünceli oturuyordu ki,

karın yağdığını fark etmedi...

Burnu havuçtan artık, gözleri kömür!

Barış Bıçakçı'nın Derin Düşünce şiiri yakıştı dün iki saatte yağan ve ancak bir kaç saat dayanan yoğun kar yağışı sonrası yaptığım Kardan Adama. 

Tanıştırayım. Mr Snowy. 

Günlerdir meteorolojinin tahminleri doğrultusunda  Rusya'dan gelecek ve İstanbul'da başlayacak son yılların en yoğun kar yağışını bekliyorum büyük bir heyecanla. 

Karı çocukluğumdan beriçok severim. Çocukluğumda sıcacık kaloriferin üzerine oturup annemin getirdiği kakaolu sütümü içerken, yağan karı seyreder, havada uçuşan kar tanelerinin yeryüzüne inen melekler olduğunu düşünürdüm. Annem soğuk almamdan korktuğu için hemen dışarı çıkıp kartopu oynamama izin vermez, havanın yumuşamasını beklerdi. 

Yaşım biraz daha büyüdüğünde her kış dizlerimize kadar yağan karda arkadaşlarla kartopu savaşları yapmak en büyük eğlencemizdi. 

Üniversiteye başladığım yıllarda İstanbul Ankara arasında Mavi trenle kış mevsiminde çok seyahat ettim. El değmemiş doğanın içinde bembeyaz karlarla kaplı manzaralar hala tablo gibi gözümün önünde. O kadar soğuk olurdu ki, bir seferinde trende cama başımı yaslayıp uyuya kalmıştım. Uyandığımda saçlarımın buzlanmış pencereye yapıştığını hatırlıyorum. 

Ankara'da da kar bir başka güzel yağardı. Okula arkadaşlarla birlikte giderdik. Birbirimize söz vermiştik. Ankara'da ilk kez yapıp çok eğlendiğimiz gibi, her yıl ilk kar yağdığı gün pastaneden elma şekeri alıp yiyecğimize. Onlarla mezun olup Ankara'dan ayrıldıktan sonra yollarımız da ayrıldı. Ama ben o sözümüzü hiç unutmadım. 

Evlendikten sonra önce eşimle, sonraları çocuklarla birlikte her sömestr Uludağ'a giderdik. Ben bembeyaz karların nefti yeşil yapraklı çamların aralarına yerleşmiş güzelliğini, huzurla hissedilen doğanın sessizliğini ve bembeyaz karların üzerinde kayarken hissettiğim o özgürlük duygusunu başka hiçbir yerde  yaşamadım. 

Şimdi ise kar yağsın diye gökyüzüne bakıp meleklerin yeryüzüne inmesi için beklerken buluyorum kendimi. O nedenle meteorolojinin özellikle  İstanbul'da hava sıcaklığında mevsim normallerine kadar sert bir düşüş gözleneceği, 14 Şubat Pazar gününün ilk saatlerinden itibaren etkili bir kar yağışı olacağı, hatta İstanbul’un 1985 ve 1987 yıllarında yaşadığı efsanevi kış  kadar ağır şartlar oluşabileceği yolunda uyarıları ile heyecanla bekledim, bekledim, bekledim. Oysa kar yağıyor, hava soğumuyor, yağan kar çatıları örtsede yere düşer düşmez eriyordu. 

Günler sonra dün sabah sadece 2 saat kadar tipi gibi yoğun kar yağışı başladı. İşe gitmek için dışarı çıktığımda ayaklarımın altında ezilen karın sesi, neşemi yerine getirdi. Etraf sessiz, hava soğuk ama yumuşacıktı. O neşeyle resimde gördüğünüz kardanadamı yaptım. Ama kar o kadar yumuşaktı ki öğlene doğru ne kar kalmıştı ne de kardanadam.

Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. 

Ne yazık ki çocuklarımıza kendi çocukluğumuzda yaşadığımız kar sevincini bile yaşayamaz bir dünya bırakıyoruz. Doğa, ona ihanetimizin bedelini, bize bahşettiği küçük mutlulukları elimizden alarak ödetiyor. Yaşadığımız pandemi süreci, yaşamlarımızın birbirine bağlı, herbirimizin birer domino taşı olduğumuz gerçeğini yüzlerimize çarptı.  Aynı domino taşlarında olduğu gibi, sadece bir tek taşın hareketi,  diğer bir taşın hareketini tetikler ve bu olay da bir başka benzer olayı tetikleyerek, ard arda dizilmiş domino taşları gibi yıkılarak domino etkisini yaratır. Hepimiz birbirimize görünmez bir bağ ile bağlıyız. Dünyada hepimiz biriz ve bu gerçeği unutmadan, doğaya saygı, sevgi, birlik ve sağduyu ile davranmamız gerektiği bilincine ulaşmamız gerektiğine inanıyorum.

Yoksa çocuklarımız 
Nasıl hayal edecekler, gökyüzünden inen meleklerin tüm kötülükleri temizledikten sonra buharlaşarak geldikleri yere geri döndüklerini ve tekrar aşağıya inmek için sıralarını beklediklerini, 
Nasıl bilecekler, yüzlerine, ellerine düşen minicik kar tanelerinin onlara söylemeye çalıştıklarını,
Nasıl öğrenecekler, kar taneleri gibi birbirlerine zarar vermeden de yol alabilmenin mümkün olduğunu,

Hayal edemeden, bilemeden, öğrenemeden beyazı hiç göremeden büyüyecekler ...
İzin verin, çocuklarımızın da kar beyazı kaplasın yüreklerini…

Sevgiyle kalın…



7 Şubat 2021 Pazar

Daha kaç sabah kaldı?

''Güneşli bir günün sabahıydı, üstelik tatil günüydü. Her zaman mutlulukla başlarım böyle günlere diye düşündüm. Ailemin benim dışındakileri henüz uyuyorlar haklı olarak, fazladan uykunun tadını çıkararak, oysa ben bu güzel sabahı paylaşmak istiyorum onlarla, ancak kıyamıyorum uyandırmaya. Duygularımı yaşarken duyamadığım kuş seslerini duydum aniden. Anı yaşamak, farkına varmak, hoş zamanların, seslerin, görüntülerin, onlar uykuya devam ederken güneşli bir günün erken sabahının sessizliğinde doğayı dinlemeye bırakıyorum kendimi küçücük gibi görünen ama çok önemli ayrıntıların yarattığı mutluluğu hissederek...''


Bu paragraf bundan sekiz sene önce 52 yaşında daha kaç sabahının kaldığını bilmeden hayatın kışında yaşamın baharında kanser hastalığıyla savaşan güzel bir adamın kaleminden tüm saflığıyla gözlerimize, ruhumuza ve yüreğimize yansıyan duygular sağanağı. 

Şimdi ölümünün üzerinden onunla kutlayamadığın doğum günlerinin sekizinci yılında şubatın tam 7 sine girdiği anda ister istemez onu düşünüyorsun. 

Aynı Paul Auster'ın Winter Journal (Kış Günlüğü ) kitabında yazdığı gibi gerçek kazaların açtığı fiziksel yaralardan; bir çivinin yüzünde açtığı yırtıktan, bir arkadaşının dişleriyle kafasında deştiği yarıktan, kanayan burunlardan, bükülen kollardan, arı sokmalarından, kırılan omuz kemiğinden ve ‘diğer’ kazaların açtığı kalp yaralarından bahsederken annesinin ölümden sonra onun ölümünün karnına arka arkaya indirdiği yumrukların neden olduğu ‘iç’ kanamalarının acısını hissederek...

Winter Journal (Kış Günlüğü ) adlı kitabını yazdığında 64 yaşında olan Paul Auster, çoğu gitmiş azı kalmış bir yaşamla hesaplaşırken çokca bahsettiği ölümü“yaşamanın başladığı bedenin ölümü” olarak tanımlıyor. Annesini “denizler dalgalanmaya başladığında sarıldığı kaya” olarak gören bir erkek çocuğunun gözünden annenin ölümüyle -aslında yaşamıyla- hesaplaşıyor sayfalarca. 

“Doğum günlerinizi hep birlikte kutlardınız, şimdi annenin ölümünden dokuz yıl sonra bile saat şubatın ikisinden üçüne geçtiği anda ister istemez onu düşünüyorsun.''
 

''Aksırmak ve gülmek, esnemek ve ağlamak, geğirmek ve öksürmek, kulaklarını kaşımak, gözlerini ovuşturmak, burnunu hınkırmak, boğazını temizlemek, dudaklarını ısırmak, dilini alt dişlerinin arkasında gezdirmek, ürpermek, osurmak, hıçkırmak, alnındaki teri silmek, parmaklarını saçlarının içinden geçirmek – bu şeyleri kaç kez yaptın? Kaç kez taşa çarpmış ayakparmağı, kaç kez ezilmiş parmak, kaç kez bir yerlere çarpmış kafa? Kaç tökezleme, kayma, düşme? Kaç kez göz kırpma? Atılmış kaç adım? Elinde kalemle geçirilmiş kaç saat? Kaç kez öpmek ve öpülmek? Bebeğini kollarının arasında tutuyorsun. Karını kollarının arasında tutuyorsun.Yataktan kalkıp pencereye giderken soğuk yer döşemesine çıplak ayaklarınla basıyorsun. altmış dört yaşındasın. dışarıda hava gri, neredeyse beyaz, görünürde güneş yok. kendine soruyorsun:                             Daha kaç sabah kaldı?                                                             

Bir kapı kapandı. bir başka kapı açıldı. hayatının kışına girdin."


Bu cümle mıh gibi kazınıyor zihnime...Brooklyn kışlarının soğuğu kalbimi dondururken, Mim'in sözcükleri yüreğimde kora dönüşüyor.


"Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelemeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.
 İş işten geçmeden konuş şimdi ve söyleyecek başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilmek umudunu taşı. Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikayelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.'' diyor Auster. 

Zaman azalıyor olsa da, geçmiş geçmiş, gelecek de henüz gelmemiştir.Yaşanan tek an, şu andır.
Oysa insan yaşarken bunun  en son farkına varıyor. İçinde yaşadığı anın kıymetini zamanla, zamanı azaldıkça öğreniyor.

Akıl kuşum kulağıma ''Bırak, geçmiş hoş bir anı olarak kalsın ve gelecek umutla dolsun''diye fısıldıyor. Mutluluğu yalnızca şu anda yaşa. Mutluluk  bir an kadar kısa, bir an kadar uzundur.

Çünkü her gün, başlı başına bir hayattır. 
 
Söz uçar yazı kalır. Doğum günün kutlu olsun Mim'im



10 Ocak 2021 Pazar

Bir devir bitti, annem gitti...

Bir devir bitti, annem gitti...


6 yıldır her güne uyandığında geriye sayımı başlamıştı. babam gittiğinde...O güne kadar hep koşturmuş, önce yeğenleri için, sonra cocukları için, sonunda torunları için yaşamış, hiç bir zaman ağzından bir ''of'' , ''yüksek bir ses''çıkmamış her zaman azla yetinmiş, mutlu yaşamış, etrafı son altı yılına kadar sevdikleriyle dolu olmuş, iyilik timsali, zarif, ince ruhlu, zevk sahibi bir insanı, hayatım boyunca tanıdığım en melek insanı kaybettim ben. Sebep olanları Allaha havale ediyorum. Pamuklara sarıp kendimden bile sakındığım annem, bu  covid belasından korumaya çalışırken en güvenli dediğim yerde covide yakalandı. 8 gün içinde avuçlarımdan kayıp gitti engel olamadım. Oysa ne badireler atlamıştık, şans hep yanımızda olmuştu. Bir sefer olmadı. Belki de elveda demenin zamanı gelmişti... 

Annemi nasıl anlatacağımı, daha doğrusu bunu kelimelere nasıl sığdıracağımı bilemiyorum. İnsan olmanın gerçeğidir hayatın iki kapısı olan bir yolculuk olması ve herkes bir gün annesini kaybeder. Ama hissedilenler aynı mıdır? Abraham Lincoln''Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir '' demiş. 

Chicago’da yaşayan Türk genetikçi Hande Özdinler, annesinin vefatından sonra yazdıklarında ne kadar haklı. ''Hayat enerjimiz annelerimizden geçiyormuş,Evet, anneler vefat edebilir ama asla ölmez! 15 Ağustos sabahı vefat etti annem, elimden bir su tanesi gibi kayıp gitti. Eşinin yanına, toprağın içine, sanki bir tohum eker gibi nazikçe, dualarla bıraktık. Ama annemin mitokondrisi bende kaldı.. Benim her hücremde, annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda, her kalp atışımda, her elimi uzatışımda, her düşüncemin başlangıcında, ne için enerji harcıyorsa bu vücudum, işte orda annemin mitokondrisi var.İnsanın başlangıcı olan o ilk iki hücrenin yumurta olanı, büyük ve zengindir.İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olacak enerjiyi üretecek mitokondriye de sahiptir. Mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. Kendine has DNA’sı var, kendine özgü kişiliği var, kendisine has proteinleri var, çalışma mekanizması ve prensibi var.Hem enerji üretir hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerede enerji lazım oraya gider.Hücre içinde sanki annemizmiş gibi çalışmaya biz ölünceye kadar devam eder. Ve her kadın, mitokondrisini çocuğuna armağan eder, dolayısıyla hayat enerjisi anneden anneye geçer.Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasının temelini sağlayan organeldir; babadan değil, anneden gelir. Anne, her çocuğuna enerjisini verir. Enerji üretme mekanizmasını verir. Harcanan her enerji, annenin çocuğuna verdiği mitokondriden gelir.Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama anneler ölmez! Biz farkında olmadan, annelerimizi, gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız. Annemiz vefat etse de bize enerji vermeye devam eder.Bu yüzdendir ki kim nerden gelmiş, kim kimin atası diye insanlık tarihi araştırması yapıldığında erkeğe değil, kadına bakarlar.Analarımızın mitokondri DNA’sına, o DNA’nın nerelere gittiğine, kimlerden kimlere geçtiğine bakarak yaşam enerjisinin haritasını çıkararak bilirler kimiz ve nereden geldik.''

Mezardan Sesler adlı eser ise, Halit Ziya'nın çok sevdiği annesi Behiye Hanım'ın vefatından duyduğu derin üzüntüyle ölüm ve yaşam üzerinde düşünmeye başladığı günlerde kaleme alınmıştır. "Bir gece, bir koyu karanlık gece ki, kara gölgeleri birbirinin üzerine yığılarak siyah sulardan tahaccür etmiş buz tabakaları gibi etrafa setler çekmiş olsun. Bir orman, sernalara bir isyan tehevvürü ile köpürerek yükselmiş bir orman ki, beşeriyetİn küçük bir parmağına bile müdahale hakkını vermeyen sık ağaçlarının, birbirine dolaşmış sarmaşıklarının, çalılarının arasından bir ufak yıldıza bile tebessümünün tesliyet huzmesini akıtmasına imkan bırakmıyor olsun. Bu gece ile bu ormanın korkunç zulmetleri içinde görmeyen gözlerle, tutunamayan ellerle, sendeleyen ayaklarla, etrafında fısıldayan esrar nefeslerinden ürkerek, yüzüne buzlu temaslarla çarpan gece siyahlıklarından ürpererek geçilecek bir yol, başını koyacak bir kütük, sırtını verecek bir lütufkar ağaç bulmaktan aciz bir yolcu ... Bir biçare insan ki idrilkinin bütün kuvvetini, kulağının bütün hassasiyetini, önünden, arkasından, başının üstünden esen soğuk bir rüzgar içinde esrar ile, garaib ile dolu bir varlığın muammasını sarfediyor. Heyhat!.. Bütün bu siyah gece, bu siyah orman içinde muhtazır fakat mütelatim bir hayatın nefesiyle titriyor; etrafında hava tabakalarının kanatlarla, ayaklarının altında toprakların hışırdayan cevelanlarla ihtizazını işitiyor. Gövdelerinin sütunları siyahlar içinde daha siyah bir mabedin acayip korkunçluğu ile beliren ağaçların arasından kendisine haşyet veren nazariarını dikmiş gözlerin ışıldadığına dikkat ediyor. Her tarafta karanlıklara sinmiş, hiç bir zaman elle tutulamayacak, mahiyeti aniaşılamayacak bir varlık ki muammasının mehabeti karşısında; nihayet mağlup ve perişan, ellerini yüzüne kapayarak diz üstü çöküyor ve aczinin hiçliğine ağlıyor.''

 Cemal Süreya’nın şiirlerinde annesini genç yaşta kaybetmesine bağlı olarak kadın imajının anne ile bütünleştiği görülmektedir . Vecihi Timuroğlu merak edip sorar: 

"Yahu Cemal, beni öp sonra doğur beni nasıl bir laftır? önce doğurur sonra öper annen?"

Henüz altı yaşındayken annesini kaybeden Cemal Süreya cevap verir: "İyi de abi, anne sevgisi nedir bilmedim ki, öpsün hele bir önce..''

BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ

Şimdi utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında.

Ovadan gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Taşarak evlerden taraçalardan gelip sesime yerleşiyor.

Sesimin esnek baldıranı sesimin alaca baldıranı.

Ve kuşlara doğru fildişi: rüzgarın tavrı.

Dağ: güneş iskeleti.

Tahta heykeller arasında denizin yavrusu kocaman.

Kan görüyorum taş görüyorum bütün heykeller arasında karabasan ılık acemi

- uykusuzluğun sütlü inciri - kovanlara sızmıyor.

Annem çok küçükken öldü

beni öp, sonra doğur beni.

Günümüz yazarlarından Murat Gülsoy (2013) da ölüm döşeğindeki bir yazarın bunama sürecini anlattığı Nisyan adlı romanını ailesinde yaşanan kayıpların ardından yas tuttuğu bir dönemde yazmıştır. Gülsoy, kitabın serüvenini “Hele bu insanlar sizin birinci dereceden yakınlarınızsa ve sizi siz yapan kişilerse durum daha da çapraşık bir hal alıyor. O insanların bedenlerinde, davranışlarında, duygulanımlarında kendinizden parçaları görüyorsunuz. Bu çok tedirgin edici, sarsıcı bir deneyim.Süreklilik belki de ilk kez bu kadar can acıtıcı oluyor. Tabii ortamda bir de ölüm var. Gençlikte ve çocuklukta sizden çok uzak olan ölüm hasta ve yaşlı evinde gündelik bir konuya dönüşüyor,  bir hikaye gibi algıladığınız ölüm doğallaşıyor ve bu da insanı sarsıyor. Ölüm, delilik, bellek,algılarımız, aklın yanılsamaları her zaman üzerine düşündüğüm konulardı. İnsan kendi yok oluşunu,zihninin yokluğunu kolay kolay idrak edemiyor.” şeklinde ifade etmiştir.

Ünlü sosyoloji ve felsefe profesörü Theodor W. Adorno  iyi bilinen bir Alman şarkısının sözlerine gönderme olarak yazdığı esere ''Çimenli Tümsek'' adını vermiş.

(Der liebste Platz den ich auf Erden hab / das ist die Rasenbank am Elterngrab)                        

 Yeryüzünde sahip olduğum en sevgili toprak / Anababamın mezarı olan çimenli tümsektir...


Daha niceleri var bu örneklerin. Annemin arkasından yaşadılarım bu güne kadar yazılmış, bestelenmiş, resmedilmiş tüm kayıtların hepsini içeriyor. Her ne kadar anne ve babanın kaybı yaşamın doğal birer parçası olsa da bir taraftan annemin yasını tutarken diger yandan ölümlülük gerçeği ile yüzleşiyorum. Nefes aldığım her gün, leylak ağaçları her bahar çiçek açtığında, puantiyeli bir kumaşı her gördüğümde, fikrimin ince gülü şarkısını her duyduğumda, kırmızı ruj sürmüş bir dudak gördüğümde ve gül kokusunu her kokladığımda annemi hatırlayacağım. 

Şimdiden onu çok özledim. 

26 Mayıs 2020 Salı

Silver Joy




Bırak uyuyayım
Sabahın uykusunda.
Olmam gereken hiçbir yer yok
Ve hayallerim hala arıyor
Sorunlarını yere yatır;
Şimdi onlar için endişelenmene gerek yok.
Gün ışığı ağaçların arasından titriyor,
Beni rahatsız etmemesine izin ver 
Ve bir yere inmeye  ihtiyacın varsa
Yorgunken aşağı in.
Daha fazla bulut yok
Sabahın uykusunda
Beni yanında tut
Şimdi  tüm endişelerim arkamda
Gün ışığı ağaçların arasından titriyor,
Beni rahatsız etmemesine izin ver 



Silver Joy-Damien Jurado
Tumbledown 2015 Trailer Song Movie Songs

1 Mayıs 2020 Cuma

Mirror

"Çocukluğum beni görse ne yaptılar sana böyle diye ağlardı." demiş Furuğ Ferruhzad.
Peki ya siz çocukluğunuzu görseniz ne yapardınız? Beynimin kıvrımları arasından seçmeye çalışıyorum çocuk yüzümü. Siyah beyaz bir görüntü geliyor gözümün önüne. Hatıraları düşünmek hep hüzün vermiştir bana. Yine göğsümde aynı sızıyı hissediyorum. Sıcak ağustos ayının öğleden sonralarına gidiyorum. Annemin öğle uykusu için beni neden o kadar zorladığını anlamasam da, düşüncelerim bana, annemin yanıma uzanıp okuduğu Ayşegül serisi kitaplarının resimlerine bakıp hayal kurduğum sıcak yaz öğleden sonralarının huzurunu getiriyor.  Apartman komşularımızın çocuklarıyla bahçedeki ağaçların tepelerine çıkıp, köşe kapmaca oynadığımız, bütün gün hiç eve girmediğimiz susayınca annemizin pencereden sarkıttığı sepetin içinden suyumuzu içip, akşam ezanı okununcaya kadar sokakta oynadığımız, babalarımızın işten eve döndüğü saatlerde evlere dağıldığımız o saf, masum çocukluk günleri. Çok hareketli, kendine güvenen, çalışkan bir çocuktum. Mutlu bir çocuktum.
Her geçen yıl,çocukluğumuzla aramıza, giderek artan zamanı koysa bile, geçen süre bizim aksimize onu hiç değiştirmez. Ne zaman çağırsak o neşeli,  masum,  mutlu haliyle koşarak gelir.
Bugün bu videoyu izledikten sonra çocukluğumu çağırıp sorduğum soruya vereceği cevap ne olurdu diye düşündüm.Çocukluğum şimdiki beni nasıl görüyor?
İşte  cevap vermesi en zor soru bu benim için. Bilmiyorum. Bildiğim bir şey var mutluymuşum. Geriye dönüp bakmaktan hiç hoşlanmıyorum. Evlere kapandığımız pandemi virüsünün yol açtığı bu tutsak günleri, kendimle başbaşa kalmış olmak, beni kendimle ilgili, mutlu olmakla ilgili, elinde olanlar ve kaybettiklerim ile ilgili düşünme ve kararlar alma durumunda bıraktı.
......
Geçip gitti o günler ah…
Geçip gitti güneşte kavrulan bitkiler gibi;
Akasya kokusu ile sarhoş olan o sokaklar
Kaybolup gittiler.
Dönüşü olmayan o yolların patırtılı kalabalığında
Ve yanaklarını sardunya çiçeği yapraklarıyla süsleyen o kız.
Yalnız bir kadın şimdi;
Yalnız bir kadın.
Yalnız…
Yalnız…

Furuğ Ferruhzad

Mutlu olmanın bir seçim olduğuna inanmak istiyorum. Bu seçimi yaptım çoktan. Ancak bunu nasıl sürdüreceğimle ilgili ciddi zorluklar yaşıyorum. Tam bitti o duyguyu gömdüm derken sanki bir is lekesi gibi tekrardan beliriveriyor. Tekrar siliyorum tekrar çıkıyor. Ancak şundan eminim ki bugünkü ben kolay kolay pes etmez...
Bazen çocuk olmak gerek.Dünyaya çocukluğunun gözünden bakmak için onunla çocuk olmak gerek bazen.Sihirli masallarla bü­yüyen çocukların dünyası hep güzellik­lerle dolu ve sürekli mutlu beklentiler ve mutlu sonralarla bezenmiştir. Çocukken her şey rengarenktir, dünya da bunun başında gelir! Hayaller vardır asla sonu olmayan ve karanlıkları bile aydınlık­lara çıkarabilen…

Bazen çocukluğunuzla kalın derim. sevgiyle DS

25 Nisan 2020 Cumartesi

Zeigarnik Etkisi (Yarım Kalmışlık)

                       
İnsanlığın hazırlıksız yakalandığı Corona virüsü saldırısı, insanın en güçlü içgüdülerinden biri olan "hayatta kalma" içgüdüsünü de harekete geçirdi. Gülün dikenli, mantarların zehirli olması gibi, kuşların göç etmesi, balinaların okyanusları aşması gibi, doğanın bir ürünü olan insanı da yaşamda kalabilmek üzere kendini korumaya yönelik içgüdüsel davranışlar sergilemeye zorlar. Canlı beyni ani ve çok tehlikeli bir olay için refleks gösterip kendini korumayı, düşünüp hareket etmeye tercih edecek şekilde evrimleşmiştir. (Desmont Morris Çıplak Maymun) Bu güdünün çalışamaz olduğu tek durum, beynin hastalığa yakalanmış olduğu ruhsal olarak bir çöküntü yaşadığı durumdur. 

Freud’a göre; içgüdüler insanın doğası gereği yaradılışından gelen evrensel bir dürtüdür ve doğal olarak gelişir. Ayrıca yine Freud'a göre insan varlığı psikolojik gerilimin en aza indirilmesini amaçlar.

Çoğumuz son aylarda yaşadığımız malum ölüm tehdidi ile hiç bu kadar yakınlaşmamış hatta ölümü düşünmemiştik bile. Karşılaştığımız bu ani ölümcül hastalık korkusu, bizi, öncelikli olarak hastalığa yakalanmamak ve sağlığımızı korumak üzere toplumsal ve bireysel önlemler almaya yöneltti. Evlere kapandık, işlerimizi, derslerimizi evimizdeki computerlere sığdırmaya çalıştık, dışarı çıkmak zorunda kaldığımızda maskeler, eldivenler, mikrop öldürücü spreyler tedarik ettik. Eve dışarıdan giren her şeyi dezenfekte ettik. Bağışıklık seviyemizi yükseltecek pek çok ilaç ve gıdayı stokladık. Vs. vs... Ancak dışarı çıkamamak, eski alışık olduğumuz sosyal aktivitelerimizi yapamamak kendi yaptığımız güvenli mağaralarımızda saklanarak korunmaya çalışmak, ruhsal sağlığımızı tehdit etme potansiyeli taşıdığını farkettiğimizde, beynimiz bunun için çareler üretmeye başladı. İnstagram, facebook whatsapp gibi uygulamalarla sosyalleşmeye zoom, googleapps, slack gibi uygulamalarla iş toplantıları, konferanslar, sunumlar yapmaya başladık. Öyle hale geldi ve ipin ucu kaçtı ki, ben ajandama notlar almaya, ilgi duyduklarımı kaçırmamaya kısacası yoğun bir koşuşturmaya girdim.

Tüm bunlar olurken bir yandan uzun zamandır yaşamımda olagelen değişikliklerin getirdiği stresli, kaygılı ve mutsuz hayat şekli diğer yandan ölümle karşı karşıya kalmanın içgüdüsel kurtulma duygusu beni, yaşadıklarımı düşünmeye ve yaratılacak fırsatlarla sağlıklı kalma imkanı oluşturmaya yöneltti. Çok sevdiğim bir söz vardır. "Acılar kurtulma duygusunu güçlendirir"

Bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyordum ve kendimi iyi hissettirecek önüme çıkan her imkanı denemeye başladım. Bu arada 21 gün sürecek bir online terapi çalışmasına katılmaya karar verdim. Bu çalışma bir nevi içsel bir farkındalık yolculuğuydu. Bu süreçte kendimle tekrar tanışıp, keyifli dönüşümler yaşayacağım vaadi bana çok umut vermişti. Neden 21 gün olduğunu ise sonradan öğrendim. Çünkü beynin yeniden programlanması için gereken süre sadece yirmibir gün imiş. Yani yeni bir alışkanlık kalıbını oluşturmanın ortalama 21gün sürdüğü kanıtlanmış.

Bu terapi, gündelik hayatta bilhassa düşünmeden, farkına bile varmadan yaptığım birçok davranışı fark etmemi sağladı. Psikoterapistin 21 gün boyunca verdiği çalışmaların hepsi birbiriyle bağlantılı, ödevler,meditasyon, müzik ve filmlerden oluşuyordu. Gurubu oluşturan grup üyelerinin paylaşımları birbirinin dönüşümüne eşlik ederek katkıda bulunuyordu.

Ve ben 21 günün sonunda kendime dışarıdan bakabilmeyi, Gördüğüm beni kabul edebilmeyi, kendime ve akışa güvenmeyi, içsel gücümün ve kendime karşı sorumluluklarımın farkına varıp, dünyayla bağımı sağlıklı ve güçlü kılacak farkındalıklarımı geliştirmeyi , meditasyon yapmayı, kendimi yeniliklere açmayı, hayatı bir mucize gibi yaşamayı, düşüncelerimi olumluya çevirebilmeyi yeniden keşfettim.

Bir zamanlar bu blogu yazmaya başladığım dönemlerdeki gibi daha mutlu olduğumun farkına vardım. Karantina sürecinin bana farkettirdiği bir diğer konu ise çok sevdiğim ama uzun zamandır yapamadığım ama aklımın bir köşesinde beni zaman zaman tırmalayan yarım bıraktığım yağlıboya tablolarımdı. 




Bana "Bu hayatta seni en çok ne mutlu ediyor?" diye sorsanız "Resim yapmak" diye cevap veririm. Çocukluğumdan hafızamda kalan çok hareketli bir çocuk olmama rağmen önüme konan boya kalemleriyle saatlerce resim yaptığım kağıtlar geliyor gözümün önüne. Bu kadar sevdiğim bir işi, hayatın acımasızca attığı o tokattan sonra yapamaz, elime resim fırçasını alamaz olmuştum. Bu terapi süreci duygularımı olumluya çevirirken içindeki o resim sevgisini de geri getirdi. İçgüdüsel yaşamda kalma güdüsü beni iyileşmeye mi zorluyordu?

Derken yarım kalmış tablolarımı ortaya çıkardım. Araştırınca bunun da bir bilimsel karşılığı olduğunu gördüm. Zeigarnik Etkisi. 1920'lerde Sovyet bir psikiyatr olan Bluma Zeigarnik tarafından, restoranda yenilen bir yemeğin ardından keşfedilen ve takip eden yıllarda yapılan araştırmaların neticesinde net olarak ispatlanan bu etki; bitirilmemiş işlerin zihni meşgul etmeye devam ettiğini, tamamlanmış işlerin ise beyinde bir köşeye kaldırıldığını ifade ediyor. Bu etkiye göre yarım kalan şeyleri bir türlü unutamama nedenimiz, o işin sonucunda rahatlığa ve doygunluğa erişememiş olmamız. Beyin, o sürecin sonunda verdiği emeklerin ve zamanın karşılığını alamadığını düşündüğü için, ödülüne kavuşamamış olmanın verdiği etkiyle zihnimizi o konulara odaklamaya ve bir sonuç almaya çalışmaya devam ediyor.Beynimiz yarım kalan işleri sonuca ulaştırıp zihinsel tatmine erişmeden, yeni işlere veya deneyimlere odaklanamıyor.

Üstelik yarım kalmış işler, bilinç altından sürekli sinyal göndererek zihinsel ve duygusal kaynakları tüketerek bizi daha stresli, endişeli, mutsuz etmeye sürüklüyor. İşte bu noktada Zeigarnik etkisi doğal yoldan devreye girerek bizi uzun süre kalan konuları çözmeye motive ederek, zihinsel mutluluğu geliştirebiliyor. Böylece kendine güven ve benlik saygısı artırırken, bir başarı hissi vererek kişisel gelişim ve olgunluk hissine de katkıda bulunuyor.

Benim gibi herkes için bu zorunlu süreçte düşünen, isteyen, farkındalık kazanabilenler için pek çok kazanımlarımızın olacak olması çok mümkün görünüyor ama gerçekte eksikliklerini hissettiğimiz pek çok şey ise bu sürecin bilinçle, akılla, bilimle, sevgiyle, sağlıkla aşılmasını ve yeniden farkına vardığımız güzellikleri ve kazanımlarıyla birlikte özgürce yaşama isteğini zorunlu kılıyor.

Sağlıklı ve mutlu günlerde birlikte olmak umuduyla. yaşamınızı sevin ve sahiplenin.

DS.

14 Nisan 2020 Salı

Umudun Tarifi


"Evren hareketi alkışlar ve destekler" diye yazmiş çok değerli klinik psikolog arkadaşım. Çok doğru tabii ama gel de bu karantina günlerinde 120 m2 lik bir evde bunu gerçekleştir. İşin şakası bir yana salondan mutfağa, mutfaktan küçük odaya, ordan yatak odasına derken bir ay geçmiş. Her ne kadar raflarda okunmuş, yarısı okunup bırakılmış, hiç okunmamış sürüyle kitap varken içimdeki kaygı ve endişenin  açtığı odaklanma problemine yenik düşüyorum.

Karantina günlerinin başladığı günlerde Coldplay’in solisti Chris Martin’in evde piyanosunun başına geçerek verdiği mini konser, dünyanın dört bir yanındaki pek çok meslekten instagram kullanıcılarını da harekete geçirdi. Takip etmek istediğiniz canlı yayınlar müzik, sanat, yemek, terapi, spor, sağlık, sohpet bir çok konuda çoğu zaman birbiri ile çakışsada seçim yapmya zorluyor insanı. 

Geçen gün klinik psikolog arkadaşımın instagramda kısa meditasyon canlı yayınına katilmistim. Meditasyon sırasında "kendinizi bir meyve ağacı olarak düşündüğünüzde  gözünüzde hangi ağaç canlanıyor" sorusu karşısında gözümün önünde beliren kiraz ağacı imgesi beni çocukluğuma götürdü.  Babamın bahçemize benim için diktiği kiraz ağacının büyümesini, nisan ayında bembeyaz çiçeklenerek sanki kar yağmış izlenimi vermesini, çiçeklerinin mis kokusunu, çiçekten yeşile dönen koyu kırmızı napolyon kirazlarının lezzetini,  zarif yapraklarının rüzgarda el sallıyormuşcasına titreşmesini sonra yaşam süresinin sona erişini izleyip kendimle özdeşleştirmiştim sanırım. 
Bir süre bu meditasyonun ben de yarattığı duyguları analiz etmeye uğraştım. Japon kültüründe Kiraz ağacının yaşamın metaforik bir simgesi olduğunu öğrendim.Aslında yaşamın her aşamasında öğreniyoruz. Bize bilgiyi veren yeri geliyor bir bitki, bazen bir hayvan bazen bir kitap, film bazen de bir insan oluyor. Yaşam sürecinde ben de belki de bahçemdeki bu kiraz ağacının bana sessizce anlattıkları gibi doğanın  bilgeliğinden, izlediğim yazdığım ve iletişim kurduğum herşeyden kendi gerçeğime ulaşabilirim diye düşündüm.


Ben bu düşünceler içinde anı, bugünü irdelerken seyretmek için seçtiğim bir film, bazen yaşamın bize ne yapmamız gerektiğini, karşımıza çıkardığı tesadüflerin gücü ile anlatma şekli olduğunu düşündürdü. İşte "Umudun Tarifi" Sweet Bean  filmiyle böyle karşılaştım. Film, yönetmenliğini Naomi Kawase'nin yaptığı Durian Sukegawa'nın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanmış. Sukegawa’nın kitabından olduğu kadar Kawase’nin kişisel deneyimlerinden de parçalar taşıyan bu film, küçük bir fırın mutfağında Tokue adlı yaşlı bir kadının “an” adı verilen fasulye ezmesini yapmasıyla başlıyor. Hikaye, fırının sahibi Senataro ile Tokue arasında gün geçtikçe gelişen derin bağa odaklanıyor. Hayatın zorlukları karşısında nasıl ayakta kalınabileceğini, umudun, özgürlüğün, mutluluğun, doğa sevgisinin, masumiyetin, inancın,hayallerin, hayatın anlamı üzerine  uzunca düşünmeye sevk eden harika bir film.   
Beni filmde asıl etkileyen kiraz ağaçlarıyla filmin kahramanı arasında kurulan metoforik bağlantı. Filmden spoiler vermek istemiyorum ama bazı satır aralarına saklanmış sihirli sözcükleri de paylaşmak isterim. 


  • "Mezar taşlarımız olmaz bizim. Bu yüzden içimizden biri öldüğünde ağaç dikeriz. Kiraz ağacı konusunda hepimiz hemfikiriz çünkü Tokue kiraz ağaçlarını severdi.Biz dünyaya onu anlamaya ve dinlemeye geldik. Durum buyken başkası olmak zorunda değiliz. Hepimizin, her birimizin hayatına anlam katan şeyler var. 



  • Seni ilk defa havadaki tatlı kokuyu içime çektiğim haftalık yürüyüşümde gördüm. Yüzünü gördüm. Gözlerin üzgün bakıyordu. Bu bakışın yüzünden sana neden acı çektiğini sormak istedim. Çünkü bir zamanlar bende böyle bakardım. Dükkanına doğru sürüklenirken sanki orada duran bendim. Çocuğum doğsaydı şimdi senin yaşında olurdu. O gün dolunay kulağıma beni görmeni istedim o yüzden ışıldıyorum diye fısıldadı. 



  • Fasülye ezmesi pişirirken fasülyelerin anlattığı hikayeleri dinlerim. Bu fasülyelerin gördüğü yağmurlu ve güneşli günleri düşlemenin bir yolu. Fasülye sırıklarının arasında hangi rüzgar esti?Yolculuklarının öyküsünü dinle. Evet onlara kulak ver. İnanıyorum ki bu dünyada herşeyin anlatacak bir hikayesi var. Gün ışığının ve rüzgarın bile. Belki sen onların öyküsünü duyabilirsin. Belki sebep budur, dün gece çobanpüsküllerini aşip da içeri giren rüzgar anladığım kadarıyla bana seninle konuşmam gerektiğini söylüyordu.



  • Hayatlarımızı kusursuzca yaşamaya çalışırız. Ancak bazen dünyanın  cehaleti tarafından eziliriz. Aklımızı kullanmamız gereken zamanlar vardır. Eminim ki günün birinde kendi düşlerini gerçekleştiren dorayakiyi yapacaksın. Kendi yolunda yürüyecek inancın olsun...



  • Sizi mutlu eden şeyi yapmalısınız. Bu özgürlüğe sahipsiniz..."

Sevgiyle ve sağlıkla kalın
DS